Şapka Giymeyen Maraşlılara İdam ve Menemen Faciası

Şapka Kanununa Muhalefetten İdamlar ve İstiklal Mahkemesi Yargılamaları

Şapka Kanunu’na muhalefetten 1925 Kasım- 1926 Şubat arasında en az 18 kişi idam edildi. İstiklal Mahkemesi’nin Meclis onayından geçmeyen kararlarıyla idamlar hemen infaz edildi. Çok sayıda insanın tutuklu olarak yargılandığı iki üç gün süren yargılamalarda hapis ve sürgün cezaları verildi.

25 Kasım 1925'te çıkan Şapka Kanunu'na muhalefetten Sivas, Rize, Giresun, Maraş, Erzurum gibi illerde en az 18 kişi idam edildi, çok sayıda kişi hapis cezalarına mahkum oldu, sürgüne yollandı.

Halen yürürlükte olan "Şapka Devrimi "olarak da adlandırılan kanun şöyle:

"Türkiye Büyük Millet Meclisi azaları ile idare-i umumiye ve mahalliye ve bilumum müessesata mensup memurin ve müstahdemin, Türk milletinin giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedirler. Türkiye halkının da umumî serpuşu şapka olup buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet men eder."

Maraş sanıkları

14 Ocak günü başlayan Maraş olayları sanıklarının yargılanmasında sanıklar şapkaları iyi olmadığı için terzilere geri verdiklerini, Hükümet'e karşı gelmediklerini söylediler.

Mahkeme, Molla İbrahim, muhtar ve bayraktar Hamdi, Müezzin Hafız Mehmet, inşallah Maşallah lâkaplı Ali ve Pekmezci Hüseyin'in idamlarına, İsmail oğlu Mahmut, Müezzin Battal Mehmet ve daha on bir kişi on beşer sene hapse, Eski Maraş Mebusu Hasib Bey'in on sene diğer bir sanığı üç sene hapse mahkûm etti.

25 Kasım Rize’de, 26 Kasım Maraş’a, 4 Aralık Giresun’da çıkan 25 Kasım'da Rize'de, 26 Kasım'da Maraş'ta, 4 Aralık'ta Giresun'da çıkan ayaklanmalar İstiklâl Mahkemesi'nin çalışmalarını yönlendirdi. İstiklal Mahkemesi Sivas, Tokat, Amasya ve Rize'deki yargılamalardan sonra Ankara'ya döndü ve başka illerdeki ayaklamalardan sorumlu görülenler Ankara'da yargılandı. Yargılamalarla ilgili derlemeyi Prof. Dr. Ergün Aybars'ın İstiklal Mahkemeleri adlı kitabının "Şapka Kanunu'na Tepkiler ve Yargılamalar- Mahkemenin Bu suçlarla ilgili Gezisi” bölümünden okuyabilirsiniz.

 

SONUÇ: Bu kanun hala geçerli, o zaman hepimiz suç işliyoruz, bu kanuna göre hepimizin asılması gerekiyor. Yani CHP zihniyeti hala geçerli ya da bu mazlumların iade-i itibarları geri verilmelidir. Bunun gibi eskimiş kanunlar artık kaldırılmalıdır. O zaman ki devrimler veya kanunlar yeniden yorumlanmalı ve hatalar düzeltilmelidir. Yeni 15 TEMMUZ olayları yaşamak istemiyoruz. O günlerde kulaklarımıza 3-4 ay öncesinden bir darbe söylentisi geliyordu. Fakat biz ihtimal vermiyorduk. Yine aynı şekilde ordu içerisinde bir takım sol görüşlü askerlerin etkin olduğu, Fetö yerine artık bunların palazlandığı, intikam almak için fırsat kolladıkları söylentisi duyulmaktadır. Söylenti de olsa umarım Devletimiz tedbir alır.

Düzeltme:6529 sayılı kanunun 16.maddesine göre 5237 sayılı TCK 'nın 222. maddesi 02/03/2014 tarihinde mülga edilmiştir.

 

MENEMEN OLAYI O GÜNKÜ DERİN DEVLETİN BİR OYUNUYDU:

 

Menemen olaylarını, solcu yazarların bir çoğu  o günkü Hükümetin lehinde hep ele almışlardır. Tabii tarihi olayları  saptırarak  konuya ilişkin bir çok görüş sürmüşlerdir. Oysa devletin arşivlerinde bir çok belge olmasına rağmen bunu solcu yazarlar göz ardı ederler. İşte bunlardan bazıları:

 

Olaylarının içinde yer alan Telgraf Memuru Nail Bey’in olay gözlem tanık raporu şaşırtan ilgilerle dolu.

 

23 Aralık 1930 tarihinde sabah 08:00 civarında yaşanan Menemen olayları ile ilgili açıklamalar yapan Nail Bey: “(Menemen olaylarını yaratanlar) telleri kestik diye bağırmaktalardı. Bendeniz derhal telleri muayene ettim. Teller iyi ve İzmir’e malumat verdim. Bu sırada Jandarma kumandanı Yüzbaşı Fahri Bey gelip şakilerle görüştü. Artık ne görüştüğünü ben anlayamadım. Yalnız kasaplar arasındaki mevkide bulunan halk tarafından alkışlandı. Yüzbaşı Fahri Bey çekilip gitti. Ne tarafa gittiğini şüphesiz bilemiyorum…Kubilay beyin kumandasında bir müfreze geldi. Müfreze kumandanı evkafın kahvesi önünde askeri durdurtup süngü tak emrini verdi. Kendisi şakilerin yakasını tuttu. Asker süngü taktı. Onlar dönmelerine devam ediyor. Beraberlerce Maarif kahvesinin önündeki büyük ağacın hizasına geldiler. Öbür taraftan dönüp te gelen diğer arkadaşı bunların o vaziyetini görünce Kubilay Beyin arkasından bir silahla vurdu”. Nail Bey, açıklamalarına Kubilay Bey’i korumakla görevli askerlerin birdenbire kaçarak yok olduklarını da açıklıyor. Bundan sonra Kubilay arkadan aldığı kurşun yarası ile Hükümet binası ve yanındaki Gazaz Camisi bahçesine sığınıyor. Orada yere düşüyor. Mehdi Mehmet ve yanında bulunan şahsın yardımıyla Kubilay’ın kafası kesiliyor”. Buraya kadar telgraf memuru Nail Bey’in açıklamalarından resmi tarihin 80 yıldan beri topluma sunduğu “Kubilay Mehdi Mehmet ve adamlarının önüne çıkarak eyleme son vermelerini istediği ve askerlerin manevra fişekleri ile ateş açtıkları ve Mehdi Mehmet’e isabet ettiği halde öldürmediği bunun üzerine Mehdi’nin “Bana kurşun işlemiyor, ben Mehdiyim” konuşması yaptığı yönündeki bilgiler Genelkurmay belgelerinde yer almıyor. Menemen olayı başından sonuna kadar Menemen’deki olayları yakından izleyen Alay kumandanlığı ve dönemin İçişleri Bakanlığı’nın bilgisi dahilinde hazırlanan bir tertip olayıdır. Mehdi Mehmet, olay esnasında içki içen serkeş ayyaşın birisidir. Kullanılan yönlendirilen ve kanlı eylem yaptırılan bir kişi.

 

DİN ADAMLARINI TASFİYE EYLEM PLANI


Genelkurmay sitesinde yer alan tarihi belgeler arasında Türkiye genelinde çok sayıda din adamının rejim için tehlikeli görülerek izlendiği isim listesi de var. Olayların asıl sorumlusu görülen İstanbul’daki Erbilli Şeyh Esat Efendi, aslen Türkmen’dir. Mehmet Akif Ersoy’a hocalık yapmış, kurtuluş savaşı esnasında da General Fevzi Çakmak ile yakın işbirliği içinde olmuştur. Ve Ahmet Yesevi’den Nakşibendiye kadar uzanan yüzyıllar içinde devletin destekçisi olan dini bir harekettir. Esat Efendi, Menemen olayından sonra sorgulaması, yapılmaksızın hakkında idam cezası verilmiş, 87 yaşının içinde bulunduğu için yasalara göre 65 yaşından büyük olduğu dikkate alınarak idam infazı yerine getirilmemiş, ancak oğlu ile birlikte 28 kişi asılmıştır. İlginçtir ki Menemen olayı esnasında Kubilay’ı yalnız bırakan askerlerin ve de olay öncesi Mehdi Mehmet ile görüşerek bilgi aktaran Yüzbaşı Fahri Bey ile Mehmet Ali Bey’in ifadeleri yoktur.

ADANA’DA RAMAZANOĞULLARI VAKFININ YAĞMALANMASI
Menemen olayı ile ilişkilendirilen din adamları listesinde adı geçen Ramazanoğlu Mahmut Sami Bey, önce göz hapsine alındı. Sonra bırakıldı. Ramazanoğulları  ailesinin kuruculuğunu yaptığı Adana şehir merkezindeki vakfa ait yüzlerce dükkan, ırmak hamamı ve mescitler, camiler yıkılmış veya satılarak elden çıkarılmıştır. Hatta, Ramazanoğluların vakıf arazisi içinde yer alan İncirlik arazisi de 1950’li yılarda Amerikalılara üs olarak verilmiştir. (Bir Adanalı tarihçi olarak soruyorum) : “Ramazanoğlu Mahmut Sami Efendi’nin suçu ne idi?”. Menemen olayının perde arkasında derin devletin din adamlarını tasfiye planı vardır.

 

Genelkurmay, Menemen olayı ile ilgili olarak Arşivinde bulunan 13 adet belgeyi internet sitesinden tanıtımını yaptı. Resmi tarihin 80 yıldan beri kamuoyuna sunduğu “Kubilay olay yerine geldi. Mehdi Mehmet’e eylemden vazgeçin çağrısında bulundu. Karşı gelenlerin dinlememesi üzerine askere ateş emri verdi. Asker manevra mermisi kullandı. Mermilerin zarar vermemesi üzerine Mehdi Mehmet: “Bana mermi işlemez, ben Mehdiyim”dedi. Ve sonra Mehdi Mehmet, Kubilayı yaraladı. Gazaz cami avlusunda da kafasından kesti” söylemlerinin doğru olmadığını da olay yerinde bulunan telgraf memuru Nail Bey’in raporundan ortaya çıkıyor. – Bir manga sürgü takılı askerler, kumandanları Kubilay Mehdi ile boğuşurken neden birden bire ortadan kayboldular!
-Olay sonrası tehlikenin kaynağı olarak gösterilen Nakşibendi Şeyhi Esat Efendinin ifadesi alınmadan ihbar raporları ile hakkında idam cezası verildi. Şeyh Esat, Erbilli ve Türkmen asıllı, aynı zamanda Mehmet Akif’e hocalık yapan, Milli mücadelede Fevzi Çakmak’a da yardımcı olan saygın bir insandı.

 

-Genelkurmay sitesinde Menemen olayları sonrası Türkiye genelinde çok sayıda din adamının izlendiği listesi çıktı.

 

-Adanalı Ramazanoğlu Mahmut Sami Efendi’nin adı listeyle alındı. Susturuldu. Ve Ramazanoğullarının 500 yılık Vakıflarına ait yüzlerce dükkan, hamam, cami, medresi yağmalandı. Üzücüdür ki Adana şehir merkezinde satılan ve yıkılan camileri asker kökenli şahıslar aldılar.

-Bütün araştırmalar Menemen olayının olayları başından beri izleyen Alay Kumandanlığı ile dönemin İçişleri Bakanlığı’nın bilgisi dahilinde hazırlandığı ve uygulamaya konduğunu gösteriyor.
Genelkurmay Başkanlığı kamuoyunu Menemen olaylarını aydınlatmak amacıyla “tsk.mil.tr” internet sitesinde 13 adet belge yayınlanmıştı.  Menemen olaylarının görgü tanıkları, tanık belgeleri ve suçluları takip amaçlı olan belgeler içinden resmi tarihin Menemen söylemlerinin fiyaskolarını ortaya koyan bilgiler ortaya çıkmıştı.

Yavuz Bülent BAKİLER ve Hasip YILANLIOĞLU Hatıratlarından bir kesit:

1925-1930 yıllarında Kastamonulu Hasib Efendinin dilinden o günleri bir dinleyelim:

“…O, 1925’li, 1930’lu yıllar korkunç yıllardı. Allah bize bir daha öyle yıllar, öyle günler göstermesin!

1925 yılında ben, 15-16 yaşlarımdaydım. Kur’an’ı çoktan hıfzetmiştim. O yıllardı Kastamonu’da Benli Sultan Şeyhi Nurettin Karasu Efendi vardı. Şeyh Efendi, beni ve hafız-ı kelam olan Ömer Aköz’ü alarak İstanbul’a götürdü. O zamanlar, Kelâmî Dergâhı, Topkapı’da, Çapa Kız Muallim Mektebi karşısındaki sokaklardan birindeydi. Beni Kelâmi Dergâhı Şeyhi Erbilli Mehmed Esat Efendiye teslim ettiler. M. Esat Efendi, Irak Türklerindendi. Seksen yaşının üzerinde bir âlim adamdı. Arapçası, Farsçası mükemmeldi. Nakşî tarikatına mensuptu. Onun, imâ yoluyla olsun siyasî meselelere girdiğini, şu veya bu siyasî kişi hakkında şöyle veya böyle konuştuğunu hiç duymadım. Siyasetle kıl kadar ilgisi yoktu.

Said-i Nursî'yi de ben o Kelâmî Dergâhında tanıdım. Esad Efendiye gelir-gider, Onu can kulağıyla dinlerdi.

Kelâmî Dergâhında benim gibi yirmi kişi daha vardı. Hoca Efendiden Arapça-Farsça yanında, fıkıh, kelâm, sarf, nahiv, tecvid gibi dersler de görüyorduk. Dergâha gireli daha bir yıl bile olmadan Şeyh Said ayaklanması başlamasın mı? Esad Efendi üzüntüden ne yapacağını şaşırdı. Bir gün beni yanına çağırdı: “Oğlum, dedi İslamın sancılı günleri yakındır! Bu ayaklanma yüzünden başımıza bir takım belaların geleceğini görür gibi oluyorum. Artık senin buralarda kalman doğru olmaz. Çünkü din eğitimi için gerekli zeminler kurutulacak; birtakım kimseler ortadan kaldırılacaktır. O bakımdan senin hemen Kastamonu’ya dönmen lazım. Toparlan ve en kısa zamanda yola çık!”

Hocanın elini öpüp İstanbul’dan ayrıldım. Ben Kastamonu’ya döndükten bir süre sonra, tekkeler ve türbeler kapatıldı. Esad Efendinin dedikleri bir bir çıkmaya başladı. Dindarlar göz hapsine alındı. Kur’an kursları yasaklandı. 1928 yılında Harf inkılabı ilan edilince, biz Kastamonu’da iki dehşetli hadiseyle karşı karşıya kaldık: Vali tellal bağırttırdı:

“Ey ahali! Bundan sonra hiç kimse Arap alfabesiyle okuyup-yazmayacak! Arap alfabesi yasaklanmıştır. Kimin evinde eski Türkçeyle yazılı kitap varsa getirip vilayete teslim etsin! Evlerinde, dükkânlarında eski Türkçe eser bulunduranlar şiddetle cezalandırılacaktır! Duyduk duymadık demeyin haaa!”

Halk korku içindeydi. Bazı kimseler, evlerindeki eski Türkçe kitapları, bahçelerinin bir tarafına gömdüler. Bazı kimseler, o kitapların değerine bakmadan götürüp sulara attılar. Bazı kimseler de getirip vilayetteki yetkililere teslim ettiler.(Moğol baskınları ile yakıp yıkılan nice değerli kütüphanelerimizin hikayesi ciğerlerimizi dağlarken o günün şartlarındaki uygulamaya ne demeli) Gözlerimle gördüğüm dehşetli bir hadiseyi hiç unutamıyorum: Hacı Kadı Camiinin (Ferhat Paşa Camii) kitaplığında, binlerce kitap vardı ki hepsi de eski harflerle yazılıydı. O kitaplar arasında el yazması çok kıymetli eserler, salnameler, cönkler, divanlar, padişah fermanları, ilim ve fen kitapları da bulunuyordu. Bir gün o eserlerin hepsini, belediyenin gübür (çöp) arabalarına abur-cubur yığarak şehrin dışına çıkardılar ve orada hepsini birden cayır cayır yaktılar. Dersaadetten gelen padişah fermanları, gümüş çerçeveliydi. Kitap yangınına o gümüş çerçeveli fermanlar da atıldı. Halk üzerinde öyle büyük bir korku vardı ki, oradaki vazifelilerden hiçbiri, cesaret edip de o gümüş çerçeveleri olsun alamadı. Kastamonu, sanki yunan işgaline uğramıştı.

Artık, Kur’an okumak da, okutturmak da suç sayılıyordu. Sokaklarda zaman zaman şöyle manzaralarla karşılaşıyorduk: Bekçiler veya jandarmalar önünde bir cami imamı görüyorduk. Adamın elleri kelepçeli olurdu. Bazen de bilekleri bir dana ipiyle bağlanırdı. Koltuğunun altında suç unsuru olan bir Kur’an-ı Kerim bulunurdu. İmamın yanında da 8-10 yaşlarında üç beş çocuk yürürdü. Adamın suçu: Çocuklara Kur’an okumayı öğretmekti.

Bu kitap yakma işinden sonra sıra vakıf eseri olan camilerimizin satışına geldi. Diyeceksiniz ki, “vakıf eseri hiç satılır mı? Vakfeden kişilerin maksatları dışında kullanılır mı?” Devir, başka devir beyefendi! Memlekette muhalefet yok! Muhaliflerin kafaları koparılıyor! Muhalifler zindanlara atılıyor! Padişahlık kaldırılmış ama herkes bir padişah gibi!

Kastamonu’da yaşadığım dehşet verici ikinci hadise vakıf eseri olan camilerimizin satılması oldu 1930’lu yıllardı, şehrin içinde 42 veya 44 camimiz vardı. Devrin valisi, bu camilerden 33’ünü satışa çıkardı. Satışı istenen camiler arasında, bizim Yılanlı Camimiz de vardı. Onu, belki üç yüz sene önce, benim dedelerim hayır için yaptırmışlar ve halkın ibadetine cami olarak vakfetmişlerdi. Şimdi o yetkili geliyor, sanki Yılanlı Camii kendi babasının tapulu malıymış gibi, onu satışa çıkarıyordu, iyi mi? Biz kendi camimizi devletten, o zamanın parasıyla beş bin liraya yeniden satın aldık ama onun cami özelliğini katiyen bozmadık. Onu yine cami olarak halkın ibadetine açık tuttuk. Satılan otuz üç camiden, bu gün sadece üç tanesi ayaktadır: Biri bizim Yılanlı Camimizdir. Diğer ikisiyse: Karanlık Camiyle, Keskin Efendi Camii!

Diyeceksiniz ki öteki camiler ne oldu? Onlar, yeni sahipleri tarafından yıkıldılar. Yerlerine ya ev yapıldı ya dükkân ya bahçe! Şimdi burada belirteceğim önemli bir husus var: Ben, ömrüm boyunca, çeşitli tecellilere şahit oldum. Vakıf eseri o otuz camiyi devletten satın alarak yıktıranların hepsi de perişan oldular. Vallahi billahi onlardan kimisi iflas etti. Kimisi, amansız hastalıkların pençesinde inleye inleye öldü. Kimisi zürriyetsiz kaldı. Zamanla dilenenleri bile gördüm. Kimisi de paraya pula rağmen huzurunu kaybetti. Bir lokma ekmeği, ağız tadıyla yiyemedi.

O 1930’lu yıllardı, halk, korkusundan Cuma namazlarına bile gelemiyordu. Hazin hatıralarımdan biri de şudur: Ben, bizim Yılanlı Camimizde müezzinlik yapıyordum. Camimizin bir de imamı vardı. Vakit namazların genellikle ikimiz kılardık. Ama Cuma namazı için en az üç kişi olmak lazım! Cuma vakti girince kalkıp ezan okuyordum. Görüyordum ki üçüncü kişi yok. Kapının önüne çıkıp gelene gidene yalvarıyordum. “Yahu biriniz Allah rızası için gelin de cemaat olup Cuma namazını kılalım!” diyordum. Halk ürküyor, omuz silkip geçiyordu.

Kastamonu bir gâvur işgaline uğramış olsaydı, halk bu zulme karşı direnirdi. Ama kendi yöneticilerinin zulmü önünde kan kusuyor, “kızılcık şerbeti içtim!” diyordu.

El yazması eserlerimiz, kitaplarımız yakıldıktan, camilerimiz satıldıktan sonra sıra kıymetli halılara ve antika eşyalara geldi. Size hangisini anlatsam beyefendi? Musa Fakih veya Zihnizâde Camiinin çok güzel ve çok büyük bir halısı vardı. Bütün Kastamonu, o halının vakti zamanında beş yüz altına alındığını bilirdi. İşte o güzelim halıyı bir gün, Zihnizade Camiinden alıp valinin makam odasına serdiler. İtiraz etmek kimin haddine düşmüş. Halı, bir süre valinin ayakları altında kaldı. Sonra bir gün nasıl olduysa o nadide halı, vilayet konağından, hem de valinin makam odasından çalınıp gitti. 70-80 metrekare büyüklüğünde bir halıyı tek başına kim dürebilir, tek başına kim omuzlayabilir ve sonra hiç kimseye görünmeden vilayet konağından kim sıvışıp gidebilir? Hiç kimse, o halının, bir gece yarısı, nasıl kanatlanıp uçtuğunu öğrenemedi! Hiç kimse, o modern hırsızlık üzerine yürümek cesareti gösteremedi.

Kastamonu halkı “Bizim o antika halımız ne oldu?” diyemedi. Zamanın Kastamonu valisi de o müthiş hırsızlık üzerinde hiç durmadı. Sanki odasından, eski, günü geçmiş bir gazete parçası alınıp götürülmüş gibi bir tavır takındı. Polisler, eskici pazarlarında bir-iki dükkâna şöyle bir girip çıktılar, sonra onlar da işin peşini bıraktılar. Halının nerede, kimin evinde dürülü kaldığını çok iyi bildikleri halde oralara yanaşamadılar. Hatta çalınan halının çok yakınlarında nöbet tuttular. Hırsızlığa göz yumdular.

Şimdi bana Erbilli Mehmed Esad Efendiyi soruyorsunuz! 1930 yılında, Menemen’de, beş-on zırcahil adamın, beş-on beyinsiz yobazın gayrı İslâmi, gayri insanî, gayrı ahlâki vahşetini biliyorsunuz:

Ben dinsiz münevverden de, dindar cahilden de, yobazdan da daima endişelenmişimdir beyefendi! Çünkü dinsiz münevverle dindar, fakat zırcahil adamlar, milleti öylesine uçurumlara sürüklemişlerdir ki içinden kolay kolay çıkamamışızdır. Nitekim o Menemen hadisesini fırsat bilenler, Menemen katliamıyla hiçbir ilgisi olmayan ve İstanbul’da oturan Mehmed Esad Efendi 1930 yılında doksan yaşına basmış bir pir-i fâni idi. O yaştaki Esad Efendiyi ipe götüremediler. Hiçbir suçu olmayan oğlunun idam edilmesinden sonra, Esad Efendinin yemeden-içmeden kesildiği ve çok perişan olduğu söylendi. İşte o zaman Esad Efendiyi, kendi rızası dışında hastaneye kaldırdılar. Ben elbette görmedim, günahı anlatanların boynuna: İddia edildiğine göre, hastanede, Erbilli Mehmed Esad Efendiye, sükûna kavuşması için bir iğne yapmışlar. O iğneden sonra mübarek Esad Efendi, ebediyen sükûna kavuşmuş. Nura muhtaçların ellerinden kurtularak yepyeni bir dünyaya savuşup gitmiş. Ben onun vefat ettiğini Kastamonu’da öğrendim. Babamı kaybetmiş gibi oldum.

Ah biz ne günler yaşadık beyefendi! Rabbim, milletimize ve devletimize o karanlık günleri bir daha göstermesin!” Amin.

Şahit ol Ya Rab, Şahit ol Ya Rab, Şahit ol Ya Rab tüm zalimlerden mazlumlar adına şikayetçiyiz. Hakkımızı helal etmiyoruz.

Önceki ve Sonraki Yazılar