Modern Çağın Hastalığı Doyumsuzluk
Günlerin büyük son hızla akıp gittiği, eşyanın insanı esir aldığı, vitrinlerin ve ekranların bitmek bilmeyen bir iştahla üzerimize çullandığı zor bir asrın içinden geçiyoruz. Her köşe başında daha fazlasına, daha yenisine sahip olmamız gerektiği isteniyor. Kulaklarımıza. İhtiyaç ile ihtirasın, muhtaç olmak ile müptela olmanın birbirine karıştığı bu zor zamanda, en çok zedelenen ve hırpalanan şüphesiz ki kalbimiz oluyor. Dünyaya ne için gönderildiğini unutan, yaratılış gayesinin ulviliğinden uzaklaşıp maddenin esaretine kapılan insanoğlu, dipsiz bir kuyuyu doldurmaya çalışır gibi biriktirdikçe biriktirmeye çabalıyor. Oysa biriktirdiğimiz her madde, bizi ahiretin o hafif ve duru ikliminden biraz daha uzaklaştırıp aldatıcı dünyaya mahkûm ediyor.
Tasavvuf ehli zatların her fırsatta dile getirdiği gibi, dünya bir gölgeliktir; gölgeyi yakalamaya çalışan rüzgârı kovalamış olur. Kalbimizi fani olanın esaretinden kurtarmanın, ruhumuza o özlenen sükûneti ve rehaveti bahşetmenin yegâne yolu ise kadim bir şifada gizlidir: Kanaat. Kanaat; sadece eldekiyle yetinmek demek değil, Yüce Mevlâ’nın bizim için takdir ettiğine gönül hoşluğuyla razı olmak, başkasının avucundakine haset nazarıyla bakmamaktır.
Modern insan, istikbal kaygısı ve rızık endişesi adı altında kalbini amansız bir korkuya maalesef teslim ediyor. Gelecek korkusuyla endişeye düşüyoruz, bu durum aslında Rezzâk olan Rabbimize olan tevekkülümüzün zayıflığının bir tezahürüdür. Halbuki rızkı veren, kulunu darda bırakmayacak olan O’dur. Rabbimiz bu hakikati açık ve net bir şekilde şöyle beyan buyurmuştur:
“Yeryüzündeki her canlının rızkını Allâh üstlenmiştir…”(Hûd, 6)
Mülkün yegâne sahibi rızka kefil olmuşken, insanın bir hırs uğruna hem dünyasını hem de ebedi hayatını tehlikeye atması ne büyük bir gaflettir. Rabbimiz, yarattığı her nefesin rızkını hazır kılmıştır:
“Orada hem sizin için hem de rızıkları size âit olmayanlar için geçim vâsıtaları lütfettik.”(el-Hicr, 20)
Rabbimizin bu teminatına rağmen, modern zamanların cazibeli tuzaklarına düşen kalbimiz sürekli bir doyumsuzluk halinde. Gökyüzündeki kuşlara, dağdaki kurda kuşa rızkını taşıyamadığı halde ihsanda bulunan Kudret, bizi hiç sahipsiz bırakır mı? Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:
“Nice canlı var ki rızıklarını kendileri taşıyamaz. Ama onları da sizi de rızıklandıran Allâh’tır. O her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.”(el-Ankebût, 60)
Öyleyse mümine yakışan, rızkı kula kulluk ederek veya harama el uzatarak aramak değil, doğrudan o sonsuz hazinenin sahibinden talep etmektir. İlahi ferman bizleri asıl adrese yönlendiriyor:
“…Rızkı Allâh katında arayın!..”(el-Ankebût, 17)“Şüphesiz bu, bizim verdiğimiz rızıktır, onun bitip tükeneceği yoktur.”(Sâd, 54)
Gönüllerin sultanı, Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.), hayatı boyunca zühd ve kanaatin en güzel örneklerini kendisi yaşayarak ümmetine miras bırakmıştır. O, saraylarda yaşamamış, dilediğinde Uhud Dağı’nın altına dönüştürülmesi teklif edildiğinde bile Rabbine kul bir peygamber olmayı seçmiştir. Efendimiz (s.a.v.), gerçek kurtuluşun formülünü şöyle ifade etmektedir:
“Müslüman olan, kendisine yeteri kadar rızık verilen, Allâh’ın kendisine verdiği nîmete kanaat eden kimse, şüphesiz kurtuluşa ermiştir.”(Müslim, Zekât, 125)
O’nun hanesindeki bu kanaat iklimi, dualarına da rehber olmuştur. Müminlerin şerefli annelerine ve hane halkına rızık talep ederken dahi lüksü değil, ihtiyacı öncelemiş ve şöyle niyaz etmiştir:
“Allâh’ım! Muhammed ehlinin rızkını, ihtiyaç miktarı kıl.”(Müslim, Zekât, 126)
Bu nebevi ölçü, günümüz dünyasının dayattığı "tükettikçe mutlu olursun" yalanını kökünden sarsmaktadır. Bugün ne kadar kazanırsak kazanalım ne kadar mülk biriktirirsek biriktirelim içimizdeki o boşluğun dolmamasının sebebi, doymak bilmeyen nefsimizdir. Kalp, kanaat ile doymayınca dünya denizinden ne kadar içerse içsin susuzluğu geçmeyen bir sahraya döner
Gözü doymayan insanın bu hazin tablosunu Allah Resûlü (s.a.v.) şu hadis-i şerifle ne güzel tasvir eder:
“İnsanoğlunun bir vâdi dolusu altını olsa, bir vâdi daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz. Fakat Allâh, tevbe edenin tevbesinikabûl eder.”(Buhârî, Rikâk, 10; Müslim, Zekât, 116-119)
Nefsin bu dipsiz hırsından kurtulmanın, modern çağın getirdiği bu ağır ruhsal bunalımları aşmanın reçetesi yine Efendimiz’in (s.a.v.) şu tavsiyesinde saklıdır:
“Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana baktığı zaman, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin.”(Buhârî, Rikâk, 30)
Gözümüzü bizden yukarıda olana diktiğimiz günden beri ne evimizdeki huzur kaldı ne de kalbimizdeki itminan. Büyüklerimizin anlattığı o samimi, bereketli günleri hatırlayalım. Bir veya iki elbiseyle, onları yamayıp giyerek büyüyen, yokluğun içinde bile birbirinin derdiyle dertlenen, paylaşmanın lezzetine varan o güzel insanlar... Bugün gardıroplarımız kapaklarımız ağzına kadar dolu, her mevsime, her güne ayrı kıyafetler diziyoruz fakat yine de "giyecek hiçbir şeyim yok" diyerek sızlanıyoruz. Bu, eşyanın çokluğu değil, şükrün azlığıdır. Kalplerdeki tatminsizliğin dışa vurumudur.
Daha da acısı, şimdilerde cebimizde olmayan, henüz kazanmadığımız paraları harcama gafletine düşüyoruz. Medya ekranlarında, dijital mecralarda boy gösteren sahte pırıltılara aldanıp, bütçemizi aşan harcamaları adeta bir mecburiyetmiş gibi görüyoruz. Kredi kartları, sanki karşılığı ödenmeyecekmiş gibi pervasızca kaydırılıyor pos cihazlarından. Sonrasında ise ödenemeyen borçlar, altından kalkılamayan yükler ve nihayetinde gelen derin ailevi dramlar, ruhsal çöküntüler ve bunalımlar... Kul, elindekiyle yetinip Mevlâ’ya hamd etmeyi bıraktığı an, sistemin ve borç batağının kölesi haline geliyor. Oysa mümin, şerefini ve izzetini insanlardan müstağni kalmakta aramalıdır.
Nitekim Cebrail Aleyhisselam’ın Efendimiz’e (s.a.v.) getirdiği şu muazzam nasihat, bugün her birimizin evinin başköşesine asması gereken bir hayat rehberidir:
“Yâ Muhammed! İstediğin kadar yaşa, sonunda mutlakâ öleceksin! İstediğini sev, sonunda mutlakâ ayrılacaksın! İstediğin şeyle amel et, sonunda onun karşılığını elde edeceksin! İyi bil ki, mü’minin şerefi, geceleri kâim olmasında; izzeti ise, insanlardan müstağnî kalmasındadır!”(Hâkim, IV, 360-361/7921)
Müminin izzeti, insanlara el açmamasında, vitrinlerin kölesi olmamasında ve kalbini sadece Allah’a bağlamasındadır. İhtiyacını mahlukata arz eden, fani varlıklardan medet uman kimsenin kapıları yüzüne kapanır; kalbi huzursuzlukla mühürlenir. Halini Sahibine arz eden ise hiçbir zaman kaybetmez:
“Kim ihtiyaç içine düşer de bunu insanlara açarsa, ihtiyacı kapanmaz. Kim de ihtiyacını Allâh’a arz ederse, Allâh’ın, hemen veya ileride o kimseye rızık vermesi umulur.”(Tirmizî, Zühd, 18/2326; Ebû Dâvûd, Zekât, 28/1645)
Gelin, bu fani dünyanın sahte parıltılarından yüzümüzü çevirip kalbimizi asıl zenginlik olan kanaat makamına ulaştıralım. Elimizdeki nimete bakıp hamd etmeyi, bizden zor durumda olanları görüp infak etmeyi şiar edinelim. Ruhumuzu hırsın yakıcı ateşinden, kanaatin serin pınarlarına ulaştıralım.
İlahi Ya Rabbi! Bizleri kalbi gani, gözü tok, takdirine râm olan hulus-i kalp sahibi kullarından eyle. Nefsimizin bitmek bilmeyen doyumsuzluğundan, dünyanın insanı yutan hırsından ve haramın her türlüsünden bizleri muhafaza buyur. Cebimizi helal rızıkla, kalbimizi ise sönmeyen bir kanaat nuruyla doldur. Dünyanın geçici metaına aldanıp ahiretimizi ziyan etmekten bizleri koru. Bizleri sana layık bir kul, Habibi Edibine layık bir ümmet eyle. Dualarımızı kabul, amellerimizi makbul buyur. Âmin.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.