ENFLASYON, FON VURGUNU, FAİZ VE SAVAŞ… TÜRKİYE EKONOMİSİ NEREYE GİDİYOR?
Bugün 3 Kasım 2026. ABD'de ara seçim heyecanı yaşanıyor. Amerikan vatandaşları Senato ve Temsilciler Meclisinin yeni üyelerini belirlemek için sandık başında. Bu seçimlerin sonuçları, Başkan Donald Trump'ın önündeki iki yıllık siyasi dönemini ve uygulayacağı politikaları önemli ölçüde etkileyecek.
ABD gibi dünya ekonomisinin merkezinde bulunan bir ülkenin siyasi tercihleri elbette yalnızca kendi vatandaşlarını ilgilendirmiyor. Alınacak kararlar, ticaret savaşlarından enerji fiyatlarına, doların seyrinden uluslararası piyasalara kadar bütün dünyayı etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir.
Bekleyip göreceğiz.
Ancak bizim asıl meselemiz, dünyanın nereye gittiğinden önce Türkiye'nin nereye gittiğidir.
SAVAŞIN FATURASI YİNE VATANDAŞA!
28 Şubat 2026 tarihinden bu yana devam eden İran-ABD ve İsrail arasındaki savaş ve bölgesel gerilim, dünya ekonomisinin dengelerini altüst etti.
Özellikle enerji piyasalarında yaşanan dalgalanmalar, petrol ve akaryakıt fiyatları üzerinden bütün ülkelere yeni bir maliyet yükü getirdi.
Akaryakıt fiyatlarındaki her artış yalnızca otomobil sahibini ilgilendirmiyor. Nakliyeden gıdaya, tarımdan sanayiye kadar bütün sektörlerin maliyetlerini artırıyor.
Sonunda bu maliyetin faturası yine vatandaşa çıkıyor.
Türkiye gibi enerji ithalatına bağımlı bir ülke için bu gelişmeler çok daha önemli. Döviz kurundaki hareketlilikle enerji fiyatlarındaki artış birleştiğinde enflasyonla mücadele daha da zorlaşıyor.
Dünyanın birçok merkez bankası enflasyon ve enerji kaynaklı riskler karşısında para politikalarını yeniden değerlendirirken Türkiye de kendi ekonomik şartları içerisinde faiz politikasını şekillendiriyor.
FAİZ İNİYOR AMA VATANDAŞIN YÜKÜ HAFİFLEMİYOR!
Türkiye'de faiz meselesi başlı başına bir ekonomik tartışma konusu.
Merkez Bankası 22 Ekim'de politika faizini yüzde 37'den yüzde 36'ya indirdi.
Ancak faiz indirimi demek, piyasada hayatın bir anda ucuzlaması demek değildir.
Bugün esnaf kredi kullanmakta zorlanıyor. Sanayici yatırım kararlarını erteliyor. İşletmeler yüksek finansman maliyetleriyle mücadele ediyor. Vatandaş ise kredi kartı ve tüketici kredisi borçlarının altında eziliyor.
Faizlerin düşmesi elbette istenen bir gelişme olabilir. Ancak bunun kalıcı bir ekonomik rahatlamaya dönüşmesi için enflasyonun düşmesi, fiyat istikrarının sağlanması ve piyasalarda güven ortamının oluşması gerekiyor.
Aksi takdirde faiz indirimi tabelada kalır, vatandaşın mutfağındaki yangın devam eder.
ENFLASYON DÜŞÜYOR, HAYAT PAHALILIĞI DEVAM EDİYOR!
3 Kasım'da açıklanan ekim ayı enflasyon rakamları yıllık yüzde 29,77, aylık yüzde 2,58 olarak gerçekleşti.
Rakamlar enflasyonda bir gerilemeye işaret etse de vatandaşın hissettiği ekonomik rahatlama aynı ölçüde değil.
Çünkü enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor. Fiyatlar artmaya devam ediyor, yalnızca artış hızı yavaşlıyor.
Emekli maaşıyla geçinmeye çalışanlar, asgari ücretliler, dar gelirli aileler ve sabit kazanç sahipleri için mesele hâlâ aynı: Ay sonunu getirebilmek!
Bir tarafta açıklanan ekonomik göstergeler, diğer tarafta pazarda file dolduramayan vatandaş var.
Ekonominin gerçek fotoğrafını görmek isteyenlerin yalnızca tablolara değil, pazara, markete, esnafın dükkânına ve vatandaşın mutfağına da bakması gerekiyor.
BORSADA FON KRİZİ, YATIRIMCIDA GÜVEN KAYBI!
Gelelim 16 Eylül'den bu yana Borsa İstanbul'da yatırımcıların gündeminden düşmeyen fon krizine...
BİST 100 bünyesinde ortaya çıkan ve kamuoyunda fon vurgunu olarak tartışılan gelişmeler, sermaye piyasalarında ciddi bir güven sorununu beraberinde getirdi.
Olayla ilgili soruşturma kapsamında bazı isimlerin gözaltına alınması ve tutuklanması, meselenin ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor.
Ancak burada asıl mesele yalnızca gözaltılar ve tutuklamalar değil.
Yatırımcı şu soruların cevabını bekliyor:
Bu olay nasıl gerçekleşti? Denetim mekanizmaları neden zamanında devreye girmedi? Küçük yatırımcının uğradığı zarar nasıl karşılanacak? Sorumlular kimler ve sermaye piyasalarında güven nasıl yeniden tesis edilecek?
Bu soruların cevabı verilmeden Borsa İstanbul'da güven ortamının yeniden oluşması kolay değil.
Üstelik borsada yaşanan düşüşler, yalnızca ekran başındaki yatırımcıyı değil, birikimini değerlendirmek isteyen binlerce vatandaşı da etkiliyor.
Bazı şirket sahiplerinin kendi hisselerinde alım yapması piyasaya güven vermeye yönelik bir işaret olarak değerlendirilebilir. Ancak birçok şirketten ve yönetimden gelen sessizlik, yatırımcının soru işaretlerini daha da artırıyor.
Sermaye piyasalarının en önemli sermayesi güvendir.
Güven yoksa yatırımcı bekler, sermaye geri çekilir, piyasalar daralır.
Burada devletin görevi yalnızca soruşturma yürütmek değil, şeffaflığı sağlamak, denetim mekanizmalarını güçlendirmek ve küçük yatırımcının hakkını korumaktır.
TÜRKİYE EKONOMİSİNİN ASIL SORUNU GÜVEN!
Türkiye ekonomisine genel olarak baktığımızda yalnızca enflasyon ve faiz sorunuyla karşı karşıya olmadığımızı görüyoruz.
Sanayi üretimindeki zayıflama, iş dünyasının finansmana erişim sıkıntısı, işsizlik, tüketici güvenindeki düşüş ve dış ekonomik gelişmeler birbirini besleyen sorunlar hâline gelmiş durumda.
Eylül 2026 itibarıyla işsizlik oranının yüzde 8,4 olarak açıklanması, tüketici güven endeksinin ekim ayında 84,8 seviyesinde kalması da ekonomik beklentilerin henüz istenen noktaya ulaşmadığını gösteriyor.
Ekonomide büyüme kadar bu büyümenin vatandaşa nasıl yansıdığı da önemlidir.
Üretim artmalı, ihracat güçlenmeli, istihdam genişlemeli, yatırımcı önünü görebilmeli.
Bunlar olmadan yalnızca faiz oranlarıyla veya açıklanan ekonomik hedeflerle toplumun beklentilerini karşılamak mümkün değildir.
SON SÖZ OLARAK
Türkiye zor bir ekonomik dönemden geçiyor.
Bir tarafta bölgesel savaşın getirdiği enerji maliyetleri, diğer tarafta enflasyon, yüksek finansman giderleri ve gelir dağılımındaki adaletsizlik...
Bunlara bir de sermaye piyasalarında yaşanan güven kaybı eklendi.
Elbette bütün sorunları dış gelişmelere bağlayamayız. Savaşın, küresel ekonominin ve enerji fiyatlarının etkisi var. Ancak ülkenin kendi ekonomik yönetimi, üretim politikaları, denetim sistemi ve piyasalara güven kazandıracak adımları da en az dış gelişmeler kadar önemli.
Vatandaş artık ekonomik açıklamaları dinlemekten çok, hayatında somut bir değişiklik görmek istiyor.
Emekli torununa harçlık verebilmek, esnaf dükkânını çevirebilmek, sanayici üretimini sürdürebilmek, gençler ise geleceğe umutla bakabilmek istiyor.
Borsada yatırım yapan vatandaş parasının bir gecede erimesinden korkmamalı. Tasarrufunu bankaya veya sermaye piyasasına emanet eden insan, devletin denetimine güvenebilmelidir.
Unutmayalım ki ekonomi sadece rakamlardan ibaret değildir. Ekonomi aynı zamanda güven, adalet ve geleceğe duyulan umuttur.
Bir ülkede vatandaş yarınından endişe ediyorsa, esnaf önünü göremiyorsa, yatırımcı parasını koruyamıyorsa orada ekonomik göstergelerin tek başına anlatacağı fazla bir şey yoktur.
Türkiye'nin ihtiyacı yeni ekonomik tartışmalar değil; güven veren, üretimi destekleyen, adil ve şeffaf bir ekonomik yönetimdir.
Çünkü vatandaşın artık beklemeye tahammülü kalmadı!

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.