FON KRİZİ, EKONOMİK BUHRAN VE TÜRKİYE’NİN SINAVI!

FON KRİZİ, EKONOMİK BUHRAN VE TÜRKİYE’NİN SINAVI!

2026 yılı, Türkiye ekonomisi açısından kolay bir yıl olmuyor. Ortadoğu’da yaşanan gerilimler, İran-ABD ve İsrail hattında tırmanan çatışmalar, enerji fiyatlarındaki yükseliş ve dünya ekonomisinde meydana gelen dalgalanmalar, ülkemizin ekonomik dengelerini de derinden etkiliyor.

Elbette Türkiye’nin yaşadığı ekonomik sıkıntıların tamamını dış gelişmelerle açıklamak mümkün değil. Ancak enerji konusunda dışa bağımlı bir ülke olduğumuz gerçeğini de göz ardı edemeyiz.

Petrol fiyatlarındaki yükseliş, akaryakıttan ulaşıma, üretimden gıdaya kadar hemen her alanda maliyetleri artırıyor. 2023 yılından bu yana enflasyonu düşürmek amacıyla uygulanan ekonomik programın işi de bu nedenle daha da zorlaşıyor.

Peki, bu tablonun bedelini kim ödüyor?

Her zamanki gibi vatandaş, esnaf, sanayici ve dar gelirli…

DOLAR BASKISI, İHRACAT VE KAPANAN İŞLETMELER

Türkiye üretmek, ihracat yapmak ve ekonomisini büyütmek zorunda olan bir ülke.

Ancak döviz kurundaki gelişmeler, yükselen üretim maliyetleri ve finansmana erişimde yaşanan güçlükler, özellikle ihracatçı sanayicimizin rekabet gücünü zorluyor. İşletmeler bir taraftan artan maliyetlerle mücadele ederken diğer taraftan sipariş, finansman ve pazar sorunlarıyla karşı karşıya kalıyor.

Kapanan işletmeler, iflaslar ve konkordato ilanları…

Bunların her biri yalnızca bir ticari işletmenin kapanması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda işini kaybeden çalışanlar, geçim derdine düşen aileler ve geleceğe ilişkin umutları zayıflayan binlerce insan demek.

Ekonomik programın başarısını yalnızca enflasyon rakamlarıyla ölçemeyiz. Çarşıya, pazara, sanayi sitesine ve vatandaşın mutfağına da bakmak zorundayız.

Çünkü vatandaşın hissetmediği bir ekonomik iyileşme, toplumda beklenen güveni oluşturamaz.

BİST İSTANBUL’DAKİ FON KRİZİ: GÜVEN SARSILIRSA…

Ekonominin bir başka önemli gündemi de Borsa İstanbul’da yaşanan fon krizi iddiaları ve yatırımcıların uğradığı zararlar.

Birikimini değerlendirmek, geleceğini güvence altına almak amacıyla borsaya giren küçük yatırımcıların yaşadığı kayıplar, meselenin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.

Küçük yatırımcı için borsa yalnızca rakamların yükselip düştüğü bir ekran değildir. Kimi yıllarca biriktirdiği parasını, kimi emeklilik güvencesini, kimi de çocuklarının geleceğini bu piyasaya emanet ediyor.

Böyle bir ortamda ortaya çıkan usulsüzlük iddiaları ve güven kaybı, yalnızca zarar gören yatırımcıları değil, bütün sermaye piyasasını etkiler.

Burada devletin görevi açıktır: İddialar bütün yönleriyle araştırılmalı, sorumlular kim olursa olsun hukuk önünde hesap vermeli ve yatırımcının hakkı korunmalıdır.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın konuya ilişkin devreye girerek denetim mekanizmalarını harekete geçirmesi ve gerekli incelemelerin yapılması yönündeki adımlar, kamuoyunun beklentileri açısından önemlidir.

Ancak asıl mesele, soruşturmanın başlaması değil, sonuna kadar götürülmesidir.

Vatandaşın aradığı şey söz değil, sonuçtur!

“UCU KİME DAYANIRSA DAYANSIN…”

Sayın Cumhurbaşkanı’nın, fon kriziyle ilgili olarak sorumluların kim olduğuna bakılmaksızın gereğinin yapılacağı yönündeki açıklamaları, toplumda beklenti oluşturdu.

Soruşturmalar kapsamında adı geçen kişilerin hukuki durumlarının ortaya çıkarılması, varsa suçların delilleriyle belirlenmesi ve sorumluların yargı önünde hesap vermesi büyük önem taşıyor.

Ancak burada hassas bir çizgi var.

Hiç kimse siyasi kimliği, makamı, ekonomik gücü veya yakınlığı nedeniyle korunmamalı. Aynı şekilde hiç kimse de kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu ilan edilmemeli.

Hukuk herkese eşit uygulanırsa güven oluşur.

Kamu görevlileri, siyasetçiler, iş insanları ya da başka çevrelerden kişiler… Kim olursa olsun, suç işlediği kanıtlanan herkes hukuk karşısında hesap vermelidir.

İşte o zaman vatandaş, devletin adalet mekanizmasının gerçekten işlediğine inanır.

Borsa İstanbul’a güvenin yeniden tesis edilmesi de yalnızca açıklamalarla mümkün değildir. Şeffaflık, etkili denetim, güçlü yaptırımlar ve yatırımcı haklarının korunması gerekir.

Yabancı yatırımcıların davranışları da yakından izlenmelidir. Ancak yabancıların piyasadan çekildiği veya döviz rezervlerindeki değişimin doğrudan bu krizin sonucu olduğu yönündeki değerlendirmeler, somut verilerle ortaya konulmalıdır. Ekonomik gelişmelerin nedenlerini doğru okumadan kalıcı çözümler üretmek mümkün değildir.

KAHRAMANMARAŞ İŞ DÜNYASININ SESİNE KULAK VERİLMELİ

Bir süre önce Kahramanmaraş Sanayici ve İş İnsanları Derneği (KASİAD) tarafından düzenlenen etkinlikte konuşan Başkan İsmail Dinçer’in açıklamaları, iş dünyasının beklentilerini bir kez daha gündeme taşıdı.

Sanayicinin, ihracatçının ve üreticinin yaşadığı sorunları dile getirmesi son derece kıymetlidir.

Kahramanmaraş, tekstilden gıdaya, metal sanayisinden farklı üretim alanlarına kadar ülke ekonomisine önemli katkılar sağlayan bir şehir. Ancak üretim gücümüzün korunması için sanayicinin finansmana erişebilmesi, maliyetlerini yönetebilmesi ve uluslararası pazarlarda rekabet edebilmesi gerekiyor.

6 Şubat depremlerinin yaralarını sarmaya çalışan şehrimizde ekonomik toparlanma, yalnızca yeni binalar yapmakla tamamlanmayacak. Fabrikaların çalışması, istihdamın artması, esnafın ayakta kalması ve vatandaşın alım gücünün yükselmesi de gerekiyor.

Ankara’nın ekonomi politikaları hazırlanırken Anadolu sanayicisinin sesinin daha güçlü duyulması gerektiğine inanıyorum.

Çünkü üretim varsa istihdam vardır. İstihdam varsa huzur vardır. Ekonomi güçlüyse şehirler de geleceğe daha güvenle bakar.

2027 BÜTÇESİ VE VATANDAŞIN BEKLENTİSİ

Önümüzdeki dönemin en önemli sınavlarından biri de ekonomik istikrarı sağlarken vatandaşın üzerindeki yükü hafifletmek olacak.

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir. Fiyat istikrarı sağlanmadan kalıcı refah oluşturmak kolay değildir. Ancak bu mücadele yürütülürken emeklinin, işçinin, memurun, esnafın ve dar gelirlinin yaşadığı sıkıntılar da görmezden gelinmemelidir.

Vatandaş artık yalnızca enflasyonun düşeceğini duymak istemiyor. Pazara gittiğinde daha az para harcamak, faturasını rahatça ödemek, kirasını karşılamak ve ay sonunu getirebilmek istiyor.

Hükümetin bütçe tercihleri de bu beklentiler doğrultusunda şekillenmelidir.

Üretimi ve istihdamı destekleyen, küçük işletmeleri koruyan, gelir dağılımındaki adaletsizlikleri azaltan ve dar gelirliyi rahatlatan adımların gecikmeden atılması gerekiyor.

Unutmayalım ki ekonomik güven, yalnızca piyasalardaki rakamlarla değil, vatandaşın hayatında meydana gelen iyileşmeyle ölçülür.

DÜNYA FAİZİ KONUŞURKEN TÜRKİYE NE YAPACAK?

Enerji fiyatlarındaki yükseliş, yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın da önemli sorunlarından biri.

ABD, Avrupa ve Japonya gibi büyük ekonomilerde merkez bankalarının enflasyon ve faiz politikaları üzerine yapacağı değerlendirmeler, küresel piyasaları etkilemeye devam edecek.

Türkiye’de ise faizlerin hangi yönde ilerleyeceği, enflasyonun seyri, döviz kuru, sermaye hareketleri ve üretim üzerindeki etkileriyle birlikte değerlendirilmelidir.

Faiz indirimi tek başına ekonomik rahatlama anlamına gelmez. Enflasyon üzerindeki etkisi, döviz piyasasına yansıması, kredi maliyetleri ve yatırım kararları birlikte ele alınmalıdır.

Önemli olan, ekonomik kararların öngörülebilir olması ve piyasaların güven duyacağı bir zeminde uygulanmasıdır.

BARIŞIN GETİRECEĞİ RAHATLAMA

Ortadoğu’da silahların susması, yalnızca bölge halkları için değil, dünya ekonomisi için de büyük önem taşıyor.

Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında yürütülen diplomatik temaslar ile İran-ABD gerilimini azaltmaya yönelik girişimler, barış umudunu canlı tutan gelişmeler olarak değerlendirilebilir.

26 Ekim 2026 tarihinde İran’da gerçekleştirildiği belirtilen toplantının sonuçları ve diplomatik girişimlerin somut etkileri de yakından izlenmelidir.

Bölgede kalıcı bir ateşkes sağlanması, savaşın sona ermesi ve enerji arzındaki risklerin azalması hâlinde petrol fiyatlarında gerileme yaşanabilir. Böyle bir gelişme, Türkiye’nin enerji maliyetlerini ve enflasyonla mücadelesini olumlu yönde etkileyebilir.

Ancak ekonomimizi yalnızca dışarıda barışın sağlanmasına bağlayamayız. Türkiye, kendi ekonomik yapısını güçlendirmek, üretimini artırmak, mali disiplini korumak ve yatırımcıya güven vermek zorundadır.

Dış gelişmeler fırsat yaratabilir; o fırsatı değerlendirmek ise doğru ekonomi politikalarına bağlıdır.

UMUTSUZ DEĞİLİM AMA TEDBİRLİ OLMAK ZORUNDAYIZ

Türkiye geçmişte de çok sayıda ekonomik kriz yaşadı. Zorluklarla karşılaştı, ağır bedeller ödedi, zaman zaman büyük sarsıntılar geçirdi.

Ama her defasında yeniden ayağa kalkmayı da bildi.

Bugün de önümüzde zorlu bir dönem var. Bu dönemi en az kayıpla atlatabilmek için devletin kararlı, kurumların şeffaf, ekonomi yönetiminin öngörülebilir ve adalet mekanizmasının tavizsiz olması gerekiyor.

Fon krizine ilişkin iddialar bütün yönleriyle aydınlatılmalı, yatırımcıların hakları korunmalı ve sorumluluğu bulunanlar hukuk çerçevesinde cezalandırılmalıdır.

Enflasyonla mücadele sürerken vatandaşın alım gücünü yükseltecek adımlar da atılmalıdır.

Ben geleceğe umutla bakmak istiyorum. Ancak umudun gerçek olması için güvenin yeniden inşa edilmesi şart.

Çünkü bu ülkede insanlar alın teriyle kazandıkları paranın güvende olduğunu bilmek istiyor. Sanayici önünü görmek, esnaf dükkânını açık tutmak, emekli ay sonunu düşünmeden yaşamak istiyor.

Devletin görevi yalnızca krizleri yönetmek değil, vatandaşına güven veren bir düzeni de tesis etmektir.

Ve unutulmasın ki…

Bir ülkede ekonomi rakamlarla düzelir, ama güvenle ayağa kalkar. Adalet işlemeden güven kurulmaz; güven kurulmadan da kalıcı refah sağlanmaz.

Türkiye’nin ihtiyacı tam da budur: Adalet, güven, üretim ve vatandaşın yüzünü güldürecek bir ekonomik toparlanma…

İnşallah bu zorlu süreci de en az zararla atlatır, daha güçlü bir ekonomiye ve daha huzurlu günlere hep birlikte ulaşırız.

Kalınız sağlıcakla…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Mehmet TAŞ Arşivi