Ahmet Doğan İLBEY

Ahmet Doğan İLBEY

NECİP FÂZIL: “TÜRK, MÜSLÜMAN OLDUKTAN SONRA TÜRK’TÜR”

Üstad Necip Fâzıl’ın başlık yaptığımız muhteşem sözünün, Türk’ü târif eden en doğru târiflerden biri olduğu tartışılmaz bir hakikat. Türk mefhumunu İslâmlığından kopararak Batılı “nation” kavramla yozlaştıran oryantalist kafalı Kemalist Cumhuriyet Türkçülerine ve Şamanizm’de Türklük arayanlara “Biz İslâm’ı kabul ettikten sonra Türk’ün Türkçüsüyüz” diyerek cevap veren ilk mütefekkirdir:

“Türk bizim nazarımızda, bellibaşlı bir inanış, bağlanış, düşünüş, seziş, hatırlayış, duyuş, davranış (…) içinde bir îman, mukaddesat, tefekkür, tahassüs, hayâl, hâtıra, meşrep, eda ve lisan birliğinin ördüğü, tek nüshalı ve şahsiyetli bir ruh nescinden ibarettir.” (İdeolocya Örgüsü, s. 356)

“İÇİ ALEV ALEV MÜSLÜMAN, DIŞI PIRIL PIRIL TÜRK”

“Rapor-3” kitabının 88. sayfasında yer alan Türk târifinin bin yıllık tarihî köklerimizden sürüp gelen kimliğimizle son derece mutabık olduğunu görüyoruz: “İçi alev alev Müslüman, dışı pırıl pırıl Türk ve içi dışına hâkim, dışı içine köle, yeni Türk neslinin maya çanağı olmak ehliyeti hangi topluluktaysa ben oradayım. Allah’ın inâyeti ve Resûlünün ruhaniyeti bu yoldakilerin üzerinde olsun!...” 

“NE HAÇLI, NE ŞAMAN TÜRK! MÜSLÜMAN, MÜSLÜMAN TÜRK”

Üstada göre, “Türk, Müslüman olduktan sonra Türk’tür.” (Hitabeler, s.257) Bunun dışında Türklük beyhudedir. Türk’ü idrak edişinin bâtıldan uzak Hakk’a tapan Türklük olduğunu, Şamanist Türkçü Nihal At¬sız’a verdiği cevaptan da anlıyoruz. Üstad, Atsız’a “İslâm’la münasebetiniz nasıldır?” diye sorar. Atsız, Türk’ün dîni olduğundan dolayı hürmet ederim” der. “Türk’ün dîni Şamanizm olsa ne yapardınız?” sorusuna da “Bu durumda Şamanizm’e saygı gösterirdim” diye cevap verir. Üstad “Bu anlayış dîni inkârdır. İslâm’a böyle bir iltifat, onu topyekûn reddetmekten beterdir. Kıymet, millete verilmiş ve İslâm tâbi mevkiine düşürülmüş oluyor. Halbuki biz, Türk’ü Müslüman olduğu için sevecek ve Müslümanlığı nispetinde değerlendirecek bir milliyetçilik anlayışı peşindeydik…” diyerek mukabele eder. (Babıâli)

Daha sonra bu fikrini, Alparslan Gâzi’nin fütuhatından Moskof zulmüne kadar Kars’ın istiklâlindeki Türk ruhunu anlatan “Kanlı Sarık” adlı tiyatro eserindeki kahramanlarına söylettirir:

“Koro: ‘Ne Haçlı, ne Şaman Türk! Müslüman, Müslüman Türk! Ölümsüz, kahraman Türk! Yeni yurtta yaman Türk! Her şey Türk’tür orada; mekân Türk’tür, zaman Türk! ‘Bu ses kimin sesi?! diye soran Fraklı Adam’a, İhtiyar Timsal ‘Bu ses, tarihteki gizli mânaların sesi... Benim sesim!...’ diye cevap verir.” (a.g.e.,s.,3-4)

Türkiye’de ve Türk münevveranı arasında Türklüğün Müslümanlıkla eş mânaya geldiğini tafsilâtlı bir şekilde ilk kez Necip Fâzıl yazmıştır. Seküler Türkçü çevreler onun Türk milletine olan ateşli mensubiyet şuurunu görmezlikten gelirler. Çünkü Türklüğü doğrudan doğruya Müslüman oluş tarihiyle başlayan İslâmî kimlik değerleriyle tavsif etmektedir. Esası budur, başka târifi de yoktur.

ZİYA GÖKALP’İN TÜRKÇÜLÜĞÜNÜ KUSURLU BULUR 

Meşrutiyet’ten bugüne Türklük meselesinde İslâmî hassasiyeti en sarih ve net bir fikir adamı olan Necip Fâzıl, Türk milletine kimlik kurgulayan birçok sentezci ve seküler Türkçülerin ârızalı fikirlerini ortaya koymuştur. Meselâ, bunlar içinde en öne çıkan Ziya Gökalp’in Türkçülüğünü kusurlu bulur. Kendisinden dinleyelim: “Ben Türkçülüğü, Ziya Gökalp’ın Turancılığından ve Doğu dünyasıyla İslâm cemiyetini, onun görüşünden bambaşka anlasam da itirafa mecburum ki, Gökalp, ilk nazarda nakış ve fantazyadan kurtulmuş, büyük şekil ve mimariye kucak açmış (…) ve meseleye yuvalık etmiş, Tanzimat’tan beri ilk ve yegâne Türk tefekkür adamı sanmak, bir ân için mümkündür. Öyleyse Gökalp Şark ve Garp kayaları arasındaki uçurumda tuzla buz olmak tehlikesini yaşayan Türk cemiyetinin altına, büyük ruh ve fikir desteğini sürebilmiş midir? Hayır! Gökalp, giden Şark’la gelen Garp arasındaki mahsup sırrını ve kıymet hükmünü heceleyebilecek görüş çapında değildi. Bu yüzden mazruf değil zarftı. Ruh değil, kalıptı. Ruhunda büyük dünya görüşü kaynağından, kafasında büyük tecrit ve teşhis örgüsünden mahrumdu.” (Tanrı Kulundan Dinlediklerim, s.180)     

Bütün kitaplarında ve konferanslarında “Türk” kelimesini ve “Türk milleti” ibaresini kullanmıştır. Öyle ki, Osmanlı Devletinden “Osmanlı Türk İmparatorluğu” diye bahseder: “Irkımıza, din tarihlerinde, ikinci insan tohumu Nuh Peygamberin oğlu Yafes’e kadar bir çizgi uzatılan biz, Doğu ve Batı hesaplaşmasında topyekûn Doğu’nun mümessili olduk. Doğu’nun Arap, Fars, Hint ve Çin gibi büyük temsilcileri eserlerini verdikten sonra hamle ve hayatiyetini kaybettikten sonra silinip gittiler. Fakat Osmanlı Türk İmparatorluğu Doğu’yu en büyük iş ve hamle plânına çekti.” (İdeolocya Örgüsü, s.63)

“Irk” kelimesini kavmiyetçi mânada değil, Mehmed Âkif’in İstiklâl Marşı’nda kullandığı mânada, yâni Hz. Âdem’den tevarüs eden temiz bir seciye, ecdat ve millet mânasında kullanıyor. Türk’e yüklediği ulvî vazife ve sıfatlar ümmet içinde hak edilmiş bir ayrıcalıktır. Ona göre, hakikatler içinde en olgun ve en incesi Türk milletidir. Bütün tarih boyunca kaderinin devamlı ihtar ve ifşa edişleriyle meydanda olduğu gibi, ya olunca her şey olmaya, yahut olmayınca hiçbir olmamaya memur, ulvî ve çetin bir nasibe mazhardır. Bu şanlı nasibin hükmünde, Türk milleti bizzat arslan gibi, ya ormanların hâkimi, yahut kafeslerin mahkûmudur. (İdeolocya Örgüsü, s.84)

“ÜMMET İÇİNDE İSLÂMİYETİ TÜRKLER YAŞATACAKTIR”

Üstada göre dün olduğu gibi bugün de ümmet içinde İslâmiyeti ancak Türkler yaşatacaktır. İyi ve temiz bir Türk, ahlâk faciamızı düzeltmeli ve ahlâkı mücerred olarak inşa etmeli, böylece vatanî ve millî borcunu yerine getirmelidir. Bugün omuzlarındaki içtimaî şartlar altında gözü uyku ve vücudu et tutabilen insan, iyi ve temiz bir Türk değildir. İyi ve temiz Türk’ün, ağlaya ağlaya su kesileceği yakın bir istikbalden hâl günlerini yaşıyoruz. (İdeolocya Örgüsü, s.88)

Sıkça kullandığı “Türk irfanı” ndan ümitlidir. Türk irfanının temeli üçtür: Osmanlı, Şark ve Garp temelleri. Türk irfanının birinci temeli, kaybetmek üzere bulunduğu öz köktür. Bu köklerden üçünün de cevherlerini tek saniye kaybetmeden gerçek ve canlı Türkçe kazanına doldurmak ve orada mayalaşmalarını beklemek ve bu üç temeli Türk millî bünyesinde eritmek gerek. (Tanrı Kulundan Dinlediklerim, s.122) 

“Garp temeli” nden kastı, Mehmed Âkif söylediği gibi, Batı’nın fen ilmini alıp Müslüman Türk’ün irfanında şekillendirmektir.

TÜRK NESEPTE DEĞİL, SEBEPTE YÂNİ İSLÂM’DA ARANIR

İslâm’la temellendirdiği Türklük telakkisini yaşadığı bir misâlle açıklar: “Bir gün evime, Kenya’lı, kuzgunî siyah bir zencî gelmişti. Odama girer¬ken beni Müslümanca selâmladı ve benimle, hem de ecnebi bir lisanı vasıta ederek dertleş¬meye başladı. Birkaç saat içinde bu zenciye o kadar ısınmıştım ki, siyah kehribar yüzünü bile bembeyaz görmeye başlamıştım. Düşünmüştüm ki, şimdi bu zencî, Romanyalı Hristiyan bir Gagavuz Türk’ü olsaydı her türlü ırkî ve uzvî eşlik içinde acaba bana ne kadar yabancı görüne¬cekti? O halde milliyetçiliği ırkî ayniyette değil, ruhî muhteva eşliğinde görmek gerekir” (Çerçeve-3, s.207)

Yaşadığı bu hâtırasından da anlaşılıyor ki, Türklük anlayışında ırkçı ve kavmiyetçi değildir. Üstadın mevzu edildiği bir yazıda bizzat yaşadığımız bir misâli aktarmak haddimiz değil, fakat Türklük mevzuuna son derece tesirli bir misâl olacağına inandığım için anlatmak istiyorum: Türkiye’de yüksek tahsil yapan Somalili Mahmud simsiyah teninden nur saçan bir ümmetdaşımızdır. Kendisini “Anadolu’nun Somali kasabasından bir Türk…” diye takdim ederdi, hem de cezbeye kapılarak. Öyle ki, aydınlık saçtığı simsiyah teninin altında fikirleriyle, tarih şuuruyla hâlis bir Müslüman Türk… İslâm’ın hâmisi ve ümmetin temsilcisinin Türk olduğuna îman etmişti. Öğrendiği temiz Türkçesiyle Türk tarihini, edebiyatını ve şahsiyetlerini benim diyen Türk insanından daha iyi biliyor, daha şuurlu bir inançla seviyordu. Kim kalkıp da bu insana teninden dolayı “Türk değil!” diyebilir?

“TÜRK MÜSLÜMAN OLDUĞU İÇİN DEĞERLİDİR”                                                                                                                                                                  

Üstada göre Türk Müslüman olduğu için ümmet yanında değerlidir. Bunun içindir ki bu muhtevayı taşıyan Türk’e büyük kıymet biçer: “Ruhumuzla, îmanımızla mensubu olduğumuz aziz Türk milletinin hak ve haysiyet dâvacısı olarak Türk için orta yol, yarım oluş yoktur. Türk, olunca her şey olmağa, olmayınca hiçbir şey olmamağa mahkûmdur. İslâm’ın zaferi, Türk’ün olmasına bağlıdır.” (Çerçeve, s.64)                                                                                                     

Târif ettiği mânada “Türk” mefhumunun içini doldurarak kullanmakta bir beis yok. Türk ırk ve kavmiyet derecesinde bir isim değil, İslâm’ın içinde eriyerek kavim üstü Osmanlı-Türk hüviyetle tecessüm etmiştir. Bu hüviyet öyle bir hüviyet ki bünyesindeki kavimleri millet sıfatının içinde barındırmaktadır. “Bâbıâli” kitabındaki, “Biz, Türk’ü Müslüman olduğu için sevecek ve Müslümanlığı nispetinde değerlendirecek bir milliyetçilik anlayışının peşindeyiz…” sözleri kimlik meselesini halledememiş Türkiye için son derece önemlidir.                                                                                                                                                                                                                                                                                            

Türklüğün üst kimlik olarak ehemmiyetini mürşidi Abdülhâkim Arvasi Hazretlerinin beyanıyla daha da öne çıkarır: “Ben bir seyyidim. Yâni bu demektir ki Türk değilim. Ama yeryüzünde bütün Türkler silinse üç Türk kalsa biri ben olurdum. İki Türk kalsa yine biri ben olurdum. Son Türk kalsa da gene ben olurdum. Çünkü Türkler olmasa bugünkü mânada İslâmiyet de olmazdı.”                                                                                                                                 

Mürşidinin vecd ile söylediği bu sözleri üstüne üstad “İşte Türklük... Türklük bir ruh hâlidir. Büyük bir okyanustur. Hangi yağmur damlası buraya girerse, hangi dere akarsa o okyanustandır” der. Üstadın sözlerinden anlaşılan şudur: Ümmet birliğinin siyasî bakımdan kesintiye uğradığı bir asırda Türkler üst kimlik vasfını kuvvetlendirmelidir.                                                                                                                                                       

“TÜRK’TE DÜZELİNCE HER YERDE DÜZELİR”                                                                              

Türk’ü, Büyük Doğu fikriyatının sadık hizmetkârı sayar. Kavmî yaklaşımlardan uzak ruhî bir bakışla dirilişin Türklerle gerçekleşeceğine inanır. Ona göre, İslâm ümmetinin ayağa kalkması Türklerin yeniden dirilişiyle mümkündür. Emevî ve Abbasilerden sonra Müslüman toplumlardan hiçbiri, “devlet-i ebed-müddet" anlayışına sahip Türk müstesna, devlet kurabilmek gücüne ulaşamamıştır. Abbasiler’den sonra Türk’ün eline geçen İslâm’ın kılıcı, şimdi fikir kılıcı olarak Türkiye’de parlamalıdır. (Rapor 10, s.40)

Türkler, Doğu ve Batı hesaplaşmasında topyekûn Doğu’nun mümessili olmuşlardır. (İdeolocya Örgüsü, s. 63) Bu sebeptendir ki Türklüğü kavmiyetçi ve seküler ulusalcı kimlik zannedenler ve Türk’ü dışlayan İslâmcılar üstadın şu sözleri üstüne çokça düşünmelidirler: “Türk'te bozulan ancak Türk'te düzelebilir. Türk'te düzelince de her yerde düzelir ve her yeri düzeltir. Türk'te her şey bozulunca ondan kopma parçalarda da bozulacağı ve her biri maketlik bir kopyanın eseri olan Batı kölesi güdücüler elinde şimdiki hâle geleceği (sosyolojik) bir kanun icabıydı; ve hâkim millet Türk’te başlayan bir bozuluşun bütün cüzlere sirayet edeceği…belliydi” (a.g.e., s. 421).                                                                                                                                                                                                                                    

Onun, İslâm yahut ümmet yerine Türk mefhumunu sıkça kullanmasını tenkit edenler, İslâm âleminin yirminci asır sonrası çözülüş şartlarını hesaba katmadıkları gibi, ırk mânasına gelmeyen Türklerin siyasî tavır ve medeniyet olarak millet kavramını temsil etme mesuliyetini bin yıldır taşıdığını dikkate almayanlardır. Mefhumların asliyeti değişmez. Fakat asırların getirdiği şartlardan dolayı mefhumların taşıdığı mâna ve muhtevayı medenî ve siyasî olarak temsil eden fail ve kurucular değişebilir. Bin yıldır Türklüğün Müslümanla aynı mâna taşımasının verdiği bir hakikatle millet mefhumunu Türkler için kullanmak mefhuma muhalif değildir.  

“TÜRK’DE İSLÂM’I, İSLÂM’DA TÜRK’Ü TASFİYEYE ÇALIŞANLAR”                                                                           

Türk kimliğini bu mânada kullanmayan içimizdeki beynelmilel İslâmcılarla ulusalcı Türkçüler İslâmlaşmış Türklerin muhtevalı bir millet kimliğini kazanmasına karşıdırlar. Üstada göre, Türk’de İslâm’ı, İslâm’da Türk’ü tasfiye etmeye çalışanlar Batılılaşmış aydınlar ve idarecilerle beyinleri tavla zarı kadar küçülmüş ham softa, kaba yobazlardır. (İdeolocya Örgüsü, s.420)                                                                                                                                                                                            

“İSLÂM’SIZ TÜRK’ÜN HİÇBİR DEĞERİ YOK”

Hülâsa, üstada göre İslâm’sız Türk’ün hiçbir değeri yok. Türklük ve İslâmiyet iki kutup yıldızıdır. Türklük ve İslâmiyet birbirini tamamlayan iki asli unsurdur. Birini ötekinden ayırmak, tek başına kalana ihânet etmektir. Bu dâvaya gevşek duranları “Biz gerçek Türk varlığının, Türk tarihinin, Türk ruhunun son ihtiyat akçasıyız! Bu akça da sokağa atıldı mı, paydos!” diyerek vecd hâlinde ikaz eder. Yine vecd hâlinde “…Ey Türk ruhumun atomu! Çatla ve idealinin baş harflerini göklere yaz!” diyerek İslâmiyetin hâmisinin Türkler olduğunu ve dirilişin Türklerle başlayacağını haykırır. (Çerçeve 3, s.27)

(ilbeyali@hotmail.com)

 

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar