Cumhurbaşkanı Gül Rusya'daki "Küresel Politika Forumu"nda Konuştu
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ırkçılık, İslam karşıtlığı ve yabancı düşmanlığının, Avrupa'yı etkisine alan ekonomik krizle de bağlantılı olarak ciddi bir endişeye yol açtığını söyledi.
Yaroslav'da bu yıl 3'üncüsü düzenlenen "Küresel Politika Forumu"nda konuşan Cumhurbaşkanı Gül, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygı gibi değerlerin Avrupa'da doğan ve küresel ölçekte yansımaları olan değerler olduğunu belirterek, "Nitekim, halkın demokratik dönüşüm talebiyle başlayan Arap Baharı, bu gerçeğin en son tezahürüdür" dedi.
Gül, insanlığın ortak kültür anlayışının genişlediği ve ayırımcı görüşlerin kulvarının daralmasının beklendiği bir dönemde, belirli bölgelerde farklılıkları çatışma sebebi olarak gören aşırı görüşlerin halen zemin kazanabildiğine dikkat çekti.
Gül, "Bu akımların, insanlığa demokrasi ve modern devlet kavramlarını hediye etmiş olan Avrupa kıtasındaki tezahürleri ise ayrıca düşündürücüdür. Irkçılık, İslam-karşıtlığı ve yabancı düşmanlığı, Avrupa'yı etkisine alan ekonomik krizle de bağlantılı olarak ciddi bir endişeye yol açmaktadır. Göçmenleri güvenlik, işsizlik, suç, fakirlik ve diğer sosyal sorunların ana sebebi şeklinde gösteren partilerin oy oranları artmaktadır" diye konuştu.
Foruma "şeref konuğu" olarak katılan Cumhurbaşkanı Gül, "Halkın bu korkularına karşı, göç konusunda sert tedbirler alan hükümetler ve ana siyasi partilerin verdiği tepki de ayrı bir endişe kaynağıdır. Artan hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık, radikalleşmenin de tetikleyicisi olmaktadır" ifadelerini kullandı.
"NORVEÇ'TEKİ SALDIRI ÜZERİNDE HASSASİYETLE DÜŞÜNMEK GEREKİR"
Çeşitli dinsel, ırksal ve kültürel topluluklar arasındaki büyüyen farkların, toplumların sosyal dokusuna zarar vermeye başladığını kaydeden Gül, bu eğilimin denetim altına alınmaması halinde, dünyanın içinde yaşaması çok daha tehlikeli bir yer haline geleceğine dikkat çekti.
Gül, "Bu bağlamda; bir Norveç vatandaşı tarafından yapılan ve gücünü çok kültürlülükten alan Norveç demokrasisini hedefleyen saldırı üzerinde hassasiyetle düşünmek gerekmektedir. Bu menfur saldırı, terörizm ve aşırıcılığın belirli bir din veya coğrafya ile bağlantılı olmadığını ve Avrupa'da giderek daha fazla destek bulmakta olan aşırı sağ ideolojilerin de ciddi bir güvenlik riski oluşturduğunu en net biçimde ortaya koymuştur" dedi.
"BATI'NIN IRKÇILIK VE YABANCI DÜŞMANLIĞINI TEDAVİ ETMESİ İÇİN ÇETİN BİR MÜCADELE GEREKMEKTEDİR"
Daha önce çeşitli platformlarda sağ eğilimlere ilişkin endişelerini meslektaşlarının dikkatine getirdiğini belirten Gül, "Üzülerek söylüyorum, iç siyasi saiklerle bunlara göz yumulduğunu gördük. Zira, Batı'nın ırkçılık ve yabancı düşmanlığı gibi nükseden hastalıklarını tedavi etmek, Doğu'nun çoğu kez azgelişmişlikten kaynaklanan sorunlarıyla başa çıkmaktan daha çetin bir mücadele gerektirmektedir" ifadelerini kullandı.
Avrupa'da ekonominin giderek yaşlanan nüfus nedeniyle yavaşladığını kaydeden Gül, Avrupa'da ekonomiye yeniden canlılık kazandırmak ve refahı sürdürülebilir kılmak için belli derecede göçmene ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Bu yüzden Avrupa'nın önümüzdeki dönemde daha fazla farklılık barındırmak durumunda kalacağını söyleyen Gül, "Bu itibarla ayrımcılıktan uzak durmak ve farklılıkları kucaklamak kaçınılmazdır. Kaldı ki kapsayıcılık demokratik toplumun olmazsa olmaz şartıdır. Farklılıklar, dışlama, yok sayma ve kültürel bölünmenin bir mazereti değil; tam tersine demokratik zenginliğin bir göstergesi olarak alınmalıdır" dedi.
Irkçı ve yabancı düşmanı eğilimleri sorgulama ve özeleştiriye yönelme cesaretinin gösterilmesi gerektiğini de vurgulayan Cumhurbaşkanı Gül, temel hedefin hoşgörü eşiğinin hep yukarıya doğru taşınması olması gerektiğini ve bunun modern devlet olmanın da temel şartı olduğunu kaydetti.
"KÜRESELLEŞME ÇAĞINDA MODERN DEVLET VE TOPLUMSAL ÇEŞİTLİLİK"
"Küreselleşme Çağında Modern Devlet ve Toplumsal Çeşitlilik" temalı forumdaki konuşmasında Gül, "modern devlet" tanımına değinerek, "Küreselleşme, gerek modern devletin fonksiyonları, gerekse toplumsal insicamın unsurları bakımından uluslararası camiayı birçok sorun ve açmazla karşı karşıya bırakmıştır" dedi.
Gül, modern devletin vasıflarının oluşmasında; kişi hak ve özgürlüklerinin genişletilmesi ve güvenlik, ulusal egemenlik ve uluslararası meşruiyet, teşebbüs hürriyeti ve regülasyon, bireysel fayda ve toplumsal maliyet, ekonomik büyüme ve adil paylaşım, milli çıkar ve küresel sorumluluk, ekonomik kalkınma ve sürdürülebilir çevre, çok kültürlülük ile toplumsal entegrasyon ve insicam gibi pek çok ikilemlere çözüm bulmanın belirleyici bir unsur haline geldiğini söyledi.
"KORKU VE BASKIYLA HALKLARI YÖNETME DEVRİ BİTMEK ÜZEREDİR"
Geçmişte devletin, kendi güvenliği ve bekasını her şeyin üstünde tutan, sınırları içindeki toplumu bu amaç uğrunda örgütlenmesi gereken bir araç olarak gören bir kurum niteliği taşıdığını kaydeden Gül, "Günümüzde de hala devlet mekanizmasını bu anlayışla yorumlayan ve devletin güvenliğini halkın temel hak ve özgürlüklerinin üzerinde gören rejimler bulunmaktadır" dedi.
Bununla birlikte zaman içinde devlete ait toplum veya milletten, toplum veya millete ait devlet anlayışına doğru bir geçiş olduğunu kaydeden Gül, "Korkuyla baskıyla halkları yönetmek devri de bitmek üzeredir" ifadesini kullandı.
"DEVLETİN YEGANE VARLIK SEBEBİ, HALKININ MEŞRU TALEPLERİNİ KARŞILAMAKTIR"
Günümüzde modern devletin yegane varlık sebebinin, halkının meşru arzu, talep ve beklentilerini karşılamak olduğunu belirten Gül, "İşte modern devlet kavramının özünde de bu anlayış yatmaktadır. İnsanı bireysel ve toplumsal anlamda belirleyici öğesi olarak kabul eden ve özgürlük-güvenlik dengesinde, özgürlükler alanının genişletilmesini düstur edinen bir yapı" diye konuştu.
Modern devletin en temel şart ve özelliklerini; "eşitlikçi, çoğulcu, katılımcı, gerçek anlamda demokratik bir sistem içinde hareket edilmesi" olarak açıklayan Gül, "Bu haliyle modern devlet, insanoğlunun bir yandan haksızlığı, şiddeti, vahşeti ve güçlünün güçsüze tahakkümünü önlemek, diğer yandan toplumsal adaleti, barışı ve refahı sürdürülebilir kılmak için ihdas ettiği en iyi mekanizmadır" ifadelerini kullandı.
Modern devlet anlayışının belli bir süreç dahilinde ortaya çıktığına değinen Gül, toplumun, devletin değişimlere ayak uydurmasını istediğini, devletin asli ödevinin de toplumun bu talebini yerine getirmek olduğunu söyledi.
"SİYASETÇİLERİN GÖREVİ, TOPLUMUN TALEPLERİNİ YERİNE GETİRMEDEKİ ENGELLERİ KALDIRMAKTIR"
Bu çerçevede siyasitçilere düşen görevin, bu sürecin önündeki engelleri kaldırmak ve olabildiğince hızlandırmak olduğunu vurgulayan Gül modern devlet tanımı için, "Hukukun üstünlüğünü düstur edinen 'demokratik bir devlet'tir. Temel insan hak ve özgürlüklerinden taviz vermeden güvenlik ve istikrarı sağlayan 'özgürlükçü bir devlet'tir. Ekonomik büyümeyi sağlarken, hakça bölüşümü ihmal etmeyen 'sosyal bir devlet'tir. Milli çıkarlarının peşinde koşarken, insanlığa karşı sorumluluklarının bilincinde olan
'erdemli bir devlet'tir. Ekonomik kalkınma politikalarında başta çevre olmak üzere gelecek nesillere yönelik mesuliyetinin farkında olan 'sorumlu bir devlet'tir. Bireysel girişimciliğin önünü açarken, toplumsal maliyetleri en aza indirgeyecek 'düzenleyici bir devlet'tir. Sadece 'hesap soran' değil, aynı zamanda 'hesap veren bir devlet'tir. Halkın tüm kesimlerini kucaklayan ve farklılıkları zenginlik olarak gören 'müşfik ve hoşgörülü bir devlet'tir" şeklinde konuştu.
Gül ayrıca, "Doğal olarak, burada her ülkeye aynı şekilde uygulanacak bir modelden söz etmek mümkün değildir. Belirttiklerim, farklı ülkelerin, farklı yapıları içinde benim anladığım manadaki modern devlete ulaşmak için esas alınması gereken referanslardır. Söz konusu referanslara uyan devletlerin sayısının artması ise, sürdürülebilir uluslararası barış için güvence oluşturacaktır" şeklinde konuştu.
"ÇEŞİTLİLİK VE ÇOK KÜLTÜRLÜLÜKTE DEVLETİN ROLÜ"
"Gerçekten bugün yaşadığımız çağa bir isim vermemiz gerekirse toplumsal çeşitlilik bu bağlamda ilk akla gelen unsurlardan biri olmaktadır" diyen Cumhurbaşkanı Gül, bunun, küreselleşen dünyada sosyal mobilitenin artması ve çok çeşitli saiklere dayanan göçlerin yoğunluk kazanması ile de bağlantılı olduğunu kaydetti.
Toplum içinde artan kültürel, dini ve etnik farklılıkların, yeni bölünme ve gerginliklerin kaynağı olabildiğine dikkat çeken Gül, " iözellikle sosyoekonomik açıdan sorunlu toplumlarda bu tür farklılıkların yaşanan güçlüklerin kaynağı olarak görülmesinin, konuya daha da karmaşık bir boyut kazandırdığını belirtti.
Gül konuşmasının devamında şunları söyledi:
"İşte modern devletin bugün karşılaştığı en önemli hususlardan birini, bu çeşitliliği ve farklılığı yönetebilme kabiliyeti oluşturmaktadır. Bu çerçevede devletin tüm vatandaşlarına dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin eşit anayasal hak ve güvenceler sağlaması, gelir dağılımı ve fırsat eşitliğinde adil bir sistem kurması önem taşımaktadır. Devletin yönlendirici ve denetleyici rolünü, istismarın önlenmesi, eşitsizliklerin giderilmesi ve toplumun her kesiminin sisteme eşit bir ortak olarak katılması yönünde
kullanması elzemdir. Keza, kültürel, dini ve etnik farklılıkların bir toplum için zafiyet değil, aksine o ülkeyi zenginleştiren bir olgu olarak kabul edilmesi modern devletin vasıfları arasında yer almalıdır."
Bu çerçevede kapsayıcı ve kucaklayıcı bir siyaset dilinin, devlet imkânlarının bu yönde kullanılması ve yasaların toplumun tüm bireyleri için eşit olarak uygulanmasının zaruret haline geldiğini vurgulayan Cumhurbaşkanı Gül, "Aynı şekilde devlet mekanizmasının bu yönde kullanılabilmesi için gerekli iradeyi ve vizyonu ortaya koyabilecek liderlere de ihtiyaç bulunmaktadır" dedi.
"TOPLUMSAL ÇEŞİTLİLİK KONUSUNDA ENGİN BİR TECRÜBEYE SAHİBİZ"
Tarih boyunca uygarlıkların beşiği olan ve yüzyıllar boyunca çok dinli, çok etnili ve çok kültürlü imparatorluklara ev sahipliği yapan Türkiye'nin toplumsal çeşitlilik konusunda engin bir tecrübeye sahip olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı Gül, daha sonra Türkiye'nin son yıllarda çoğulculuk ve demokrasi temelli modernleşme çabaları üzerine örnekler verdi.
"Yaptığımız reformların temel amacı halkın hayat standartlarını yükseltmeye ve sosyal uyumu teşvik etmeye yönelik olmuştur" diyen Gül, "Yapılan çalışmalarla bir anlamda 'temsil eden devlet' ile 'temsil edilen halk' arasındaki kamusal diyalog kanalları genişletilmiş, devlet kendi güvenliğini toplumun huzur ve refahına bağlı olarak pekiştirmiştir" ifadelerini kullandı.
Ekonomik olarak alınan önlemler ve bunların hayata geçirilmesiyle ekonomik büyümeden toplumun her kesiminin yararlanmasının sağlandığını söyleyen Gül, "Piyasa ekonomisine etkinlik kazandırdık. Ekonomimizi içeriden ve dışarıdan gelen şoklar karşısında güçlü bir yapıya kavuşturduk" şeklinde konuştu.
Siyasi alanda ise, gerçekleştirilen reformlarla demokrasi, şeffaflık, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıkların korunmasını teminat altına alan kurumların güçlendirildiğini dile getiren Gül, Türkiye'nin çoğulcu demokratik normlara uyum yönünde önemli mesafeler kaydettiğini söyledi.
"Siyasi ve ekonomik alanlarda eş zamanlı olarak yürüttüğümüz reformlar, birbirinin tesirini çarpan etkisiyle artıran sonuçlar doğurmuştur" diyen Gül, Türk demokrasisi güçlendikçe ülkeye duyulan güven ve bunun ekonomi üzerinde olumlu yansımaları olduğunu kaydetti.
"TÜRKİYE, GÜÇLENEN EKONOMİSİYLE BÖLGESEL VE KÜRESEL SORUMLULUKLAR ÜSTLENMEYE BAŞLADI"
Türkiye'nin ekonomik reformlarla artan maddi imkanları sayesinde, demokratikleşme ve modern devlet olma yolunda daha özgüvenli şekilde hareket etmeye ve önemli bölgesel ve küresel sorumluluklar üstlenmeye başladığını söyleyen Gül, "Bu meyanda, ülkemiz yılda 2 milyar dolara yaklaşan, hiçbir karşılık beklemeden insanlık adına yapılan kalkınma yardımlarıyla yükselen bir donör ülke konumuna terfi etmiştir" dedi.
Bununla birlikte Türk demokrasisinin kapsamını genişletmek, standardını yükseltmek, yetkin ve olgun bir aşamaya taşımak ve demokratik katılımı artırmak için hala atılması gereken adımlar olduğunu ifade eden Gül, "Nitekim, 12 Haziran'da yapılan seçimlerin ardından toplumun tüm kesimlerinin ortak arzusu, ülkemizi gelecek yüzyıllara taşıyacak yeni ve özgürlükçü bir anayasa yapılması şeklinde tecelli etmiştir" diye konuştu.
"TÜRKİYE'NİN DAHA AKTİF VE ETKİN DIŞ POLİTİKA İZLEME KABİLİYETİ ARTMIŞTIR"
Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye'nin artan siyasi ve ekonomik gücü ile ilerleyen demokratik standartlarına paralel olarak, bulunduğu bölgeden başlamak üzere uluslararası alanda daha aktif ve etkin bir dış politika izleme kabiliyetinin de arttığını söyledi.
İnsan hakları ve demokrasinin gelişmesinin, barış, kalkınma ve sosyal adaletin tesisinde önemli rol oynayacağını, Türkiye'nin politikalarını da bu minval üzerinde şekillendirdiğini kaydeden Gül, "Nitekim, bu yılın başında Kuzey Afrika'da başlayan ve hızla diğer Orta Doğu ülkelerine yayılan değişim ve demokratik dönüşüm hareketlerini, 1848 ve 1989 devrimlerine eşdeğer olaylar olarak görüyoruz. Bölgenin demokratik, modern devlet modeline geçiş yönünde tarihi bir dönemecin eşiğinde olduğunu düşünüyoruz"
dedi.
Gül konuşmasının devamında şunları söyledi:
"Türkiye bu anlayışla bölge halklarının meşru reform taleplerini desteklemekte, küresel ölçekte etkileri olacak bu tarihi dönüşümün, barış, istikrar, huzur ve refaha tahvil edilmesi için çaba sarf etmektedir. Dünyamız için daha parlak bir gelecek, çağdaş medeniyetin siyasi projesi olan demokrasinin çok daha fazla sayıda ülke tarafından benimsenmesinde yatmaktadır. Elbette her ülkeye uyan tek tip bir demokrasi kalıbı yoktur. Ancak, insan hakları ve temel hürriyetlere saygı ile hukuku her şeyin üzerinde
tutan bir tutum benimsenmesi, demokrasi ve toplumsal çeşitlilikleri kucaklayan modern devlet yolunda atılacak temel adımlardır. Unutmayalım ki, bu adımlar atılarak oluşturulacak güçlü toplumlar, müşfik ve etkin modern devletlerin; etkin modern devletler de daha müreffeh bir küresel düzenin teminatı olacaktır. Demokrasi, bir ülkeyi muktedir kılan en önemli güç vektörüdür. Gücünü halktan alan bir devletin, hem bekası, hem de uluslararası itibarı teminat altındadır."
"YENİ BİR DİPLOMASİ VE SİYASET DİLİ GELİŞTİRİLMELİ"
"Bugün kullandığımız diplomasi ve siyaset dili çağımız gelişmelerine, sorunlarına ve açmazlarına cevap vermekte yetersiz kalmakta, hatta bazı durumlarda çatışmayı teşvik etmektedir" diyen Cumhurbaşkanı Gül, bu dilin yeni, yapıcı, birleştirici, dinamik ve hoşgörülü bir lisanla değiştirilmesi gerekliliği üzerinde durdu.
"Yeni bir diplomasi ve siyaset dili" ihtiyacına değinen Gül, diplomatik ve siyasi dilin niteliğinin sonuçları da belirlediğini sanöyledi.
Gül konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Kullandığımız dil yapıcı da olabilir, yıkıcı da. Ünlü Türk şairi Yunus Emre'nin de söylediği gibi; söz vardır savaşı bitirir, söz vardır bir insanının hayatını bitirir. (Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı.) Siyasi aktörler seçtikleri dil vasıtasıyla ortak bir anlayış oluşturabilecekleri gibi, bölünmenin teşvik edilmesine de hizmet edebilirler. Bu sebeple, insan hakları ve çeşitliliğe saygı duyulmasını savunarak, korkuları bertaraf edecek, ikna edici bir lisan benimsenmesi önemlidir. Bugün pek
çok ülke bildiğimiz tarihi ve doğal nedenlerle; din, dil, etnik köken bakımından farklı unsurları içinde barındıran bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla toplumsal çeşitlilik ve çok kültürlülük bu ülkelerin yapısal bir özelliğidir. Böyle devam edeceği de bir gerçektir. Bu gerçeğe rağmen, toplumsal çeşitliliği ve çok kültürlülüğü arzu edilmeyen ve terk edilmesi gereken bir politika seçeneğiymiş gibi takdim eden liderlerin bulunması, tehlikeli bir sürece işaret etmektedir.
Bu realite ortadayken tek kültürlü, tek etnili, tek dinli bir toplum tahayyül etmek anakronistik bir yaklaşım olup, tarihin akışına terstir. Bu vesileyle tüm liderleri bir kere daha toplumsal uyumu teşvik eden bir dil benimsemeye davet ediyorum."
"TOPLUMSAL ÇEŞİTLİLİĞİ ORTADAN KALDIRMAYA VE BASKI ALTINA ALMAYA ÇALIŞAN ÜLKELER EKONOMİK VE SİYASİ GÜÇ KAYBINA UĞRAR"
Konuşmasının son bölümünde toplumsal ve kültürel çeşitliliğin devletler için önemine değinen Cumhurbaşkanı Gül, "Netice olarak şunu da hatırlatmak isterim ki, tarihte sayısız örneklerinden de görüldüğü üzere, toplumsal ve kültürel çeşitliliği ulusal birlik ve uyum içinde yaşatabilen ülkeler, her bakımdan tarih sahnesinde öne çıkmışlardır" dedi.
Gül, buna karşılık, değişik korkularla toplumsal ve kültürel çeşitliliği ortadan kaldırmaya veya baskı altına almaya çalışan ülkelerin ise, öncelikle beşeri zenginliklerini yitirdiklerini, ardından da ekonomik ve siyasi güç kaybına uğradıklarını belirtti.
Kaynak:

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.