Gazeteci Cengiz Çiçek merhum babasını anlattı

Gazeteci Cengiz Çiçek merhum babasını anlattı

Bölgemizde uzun yıllar Anadolu Ajansı Gaziantep Bölge Müdürlüğü yapan ve şu anda da Sanko Holding’de görev yapan Gazeteci Cengiz Çiçek 15 yıl önce vefat eden babası ile ilgili hatıralarını kaleme aldı

Bölgemizde uzun yıllar Anadolu Ajansı Gaziantep Bölge Müdürlüğü yapan ve şu anda da Sanko Holding’de görev yapan Gazeteci Cengiz Çiçek 15 yıl önce vefat eden babası ile ilgili hatıralarını kaleme aldı.

İşte Çiçek'in o yazısı

ÖZLEMLE ANIYORUM

Babam Mehmet Çiçek’i 15 yıl önce kaybettik. 21 Haziran 1937 yılında dünyaya gelen babam, 24 Ocak 2007’de uzun süredir direndiği hastalığa yenik düşmüştü.

Babamsız yıllar demiyorum, çünkü babam her aramızda, varlığını hissettiren değerimizdir. Atam, sırdaşım, dayanağım, gücüm, hamim, alışkanlığım olan babamın madden aramızda olmadığı yılları birbiri ardına geride bırakıyoruz. Ancak baba mekansızdır, ataların mekânı olmaz. Vefat etseler de varlıklarını her zaman hissettirir, hiçbir zaman unutulmazlar.

Akçadağ Öğretmen Okulu’ndan mezuniyeti sonrası ataması yapılan 20 yaşında genç öğretmen olarak, göreve başlamak için Van’dan Hakkari’ye at sırtında gittiğini anlattığında şaşırmıştım. Günümüzde her türlü ulaşım, iletişim ve olanağa rağmen o yaştaki gençleri artık “Helikopter Anne-Baba” olan aileleri görev yerine götürüp, ev kurması için ihtiyaçlarını karşılıyor, komşularına kadar araştırıyorlar.

Yakışıklı, sıcakkanlı, misafirperverdi, güzel giyinen, bakımlı ve hoşsohbetti. Öğretmenlik yaptığı köylere gittiğimizde ya da o köylerden birisiyle karşılaştığımızda babamdan sitayişle bahsedilmesinin gururunu yaşıyoruz. Babamla ilgili anlatacak o kadar çok anım var ki, her birisi hatırladıkça bana güç ve moral veriyor.

Çok ama çok titizdi hem de başta annem olmak üzere çevresindekilere eziyet denilecek derecede. Annem kömür ütüsü ile pantolonunu ütüler, babam okula giderdi. Öğle yemeği için lojmana geldiğinde pantolon bir kez daha ütülenmeliydi. Halalarım, yengelerim anlatırlardı; öğretmen okulunda öğrenci olduğu yıllarda kuyu suyunu kabul etmez, saçına daha iyi geldiği! için kovalarla cami çeşmesinden su getirtirmiş.

Hakkari’den sonra atandığı Gaziantep’te Ispatırın (Sarısalkım), İncesu ve Karahüyük köylerindeki görevinin ardından, Balıkesir’in Manyas İlçesi’ne bağlı Salur ve Gönen’in Doğancı köyünde görev yaptı. İlk defa tanık olduğumuz depremin korkusu ile o güzelim coğrafya ve kültürden, Mersin’e tayinini istedi, bir anlamda kaçtık.

Tarsus’a bağlı Hacıbozan köyü ve Mersin merkezde ilkokul öğretmeni olarak görev yaptı. Şu anda Şehitkamil’e bağlı Sarısalkım Mahallesi olarak kayıtlarda yer alan Ispatırın köyünde doğmuşum. Babamın iki yıl görev yaptığı Ispatırın’da, kendisinden sonra görev alan merhum Yaşar Torun’un, “Babandan sonra o köyde on yıl görev yaptım ama izini silemedim” sözü bana ödüllerin en güzeli olmuştu.

01.jpeg

SINIFIN YA DA OKULUN DEĞİL, KÖYÜN ÖĞRETMENİYDİ.

Öğretmen okulunda verilen eğitim sayesinde köyün iğnecisi, pansumancısı, tamircisi, tesisatçısıydı… Öğretmenden beklenen önderlik görevini her zaman eksiksiz yerine getirmek için çaba gösterdi. Kardeşim Gaziantep’te hastanede ölümün kıyısında gezerken, İncesu köyünde hem okul bahçesine diktiği ağaçları sulamak hem de yaptığı beton Türkiye fiziki haritasının gölleri ve nehirlerine zemin altından borularla su vermek amacıyla kuyu kazıyordu.

Balıkesir Gönen Doğancı köyünde verilen süt tozunu öğrenciler içmeyince bisküvi fabrikası yöneticileri ile ısrarlı çabaları sonucu görüşüp, süttozu karşılığında aldığı bisküvileri getirirken yüzüne yansıyan mutluluğu ilk günkü gibi anımsarım.

Babam, “başkasının radyosunun düğmesini açmayın, evden birisi kırmış olabilir, dokunduğunuzda elinizde kalır, izah edemezsiniz, mahcup olursunuz” derdi. Zamanla bunun ne kadar önemli telkin olduğunu çok iyi anladım.

Küçük yaşlardan itibaren bizleri hayata hazırlamıştı. Mersin’de görev yaptığı dönemde rahatsızlanmıştı. Evrak imzalatmam için Milli Eğitime gönderdiğinde 11 yaşındaydım. Yürüyerek, her adımda söylenerek gittim. İsmini söylediği yetkiliyi buldum, evrakı uzattım. Aldı, inceledi ve “Bu sayfa imzalanmamış, imzalatıp getir” dedi.

04.jpeg

Kızgınlığımı anlatamam. Eve girdiğimde, “eksik imza mı var” diye beni karşılamasına çıldırmamam mümkün mü? Ama bana ders oldu. O günden sonra her evrakı imzalanmış mı diye kontrol ettim. Babam beni eğitmişti ama 11 yaşın duyguları ile gıyabında kendisine saygısızlık yapmama yol açmıştı!   

Yakışıklıydı, Clark Gable ve Ayhan Işık’a benzetirlerdi, O dönem moda olan Clark Gable bıyıkları ile dikkat çekerdi. Clark çeker miydi, bilmiyorum!

Evlendikten sonra ekonomik nedenlerle babamlarla aynı evde oturduk. 9 yıl boyunca aynı kaptan yedik, içtik. Bir gün, “Oğlum, artık ayrı eve taşının” dedi. Şaşırmıştım, “Hayırdır, bir sorun mu var” diye sorduğumda, “Hayır, aynı evde oturduğumuz sürece ev olamazsınız, bundan dolayı ayrı eve taşınmanız gerekir” demişti. Dediğini yaptım. Babam beni büyütmüştü.

Babama bazen pembe yalanlar söylerdim. Büyükleri yaşayan herkese de aynı yalanlara başvurmalarını öneririm. Anadolu Ajansı’nda görev yaptığım sırada, haber yazarken zaman zaman arardım; “Baba, bir haber yazıyorum, şöyle bir kelime geçiyor, bunu nasıl kullanırsam daha iyi anlam kazanır? Senin Akçadağ Öğretmen Okulu’nda öğrenciyken aldığın detaylı Türkçe kitabına bakar mısın?” derdim.

Haber özellikle Ajanslarda zamanla yarışarak servis edilir, bekleme şansım yok. Aslında babama sorduğum kelimenin en iyi, en anlaşılırı olmasa da karşılığını yazarak haberi geçerdim. Babam bir süre sonra arar ve kelimenin karşılığını öyle güzel açıklardı ki, sessizce dinler, zihnimdeki eksikleri tamamlar, yanlışları düzeltirdim. Kapatırken de kendisine teşekkür eder ve “Baba iyi ki varsın, haber şimdi daha güzel oldu” derdim.

03.jpeg

Eve gittiğimde babamın daha mağrur oturduğunu, Anadolu Ajansı Bölge Müdürü olan oğluna Türkçe konusunda yardımcı olmanın gururunu yaşadığını görürdüm. Bunu ya da benzerini her ay değilse de bilinçli olarak fark edilmeyecek sıklıkta yapardım. Bu arada, babamın bilgisinin olmadığı hiçbir konum olmadı. Her konuda bilgi verirdim. Bu aynı zamanda benim rahatlamamı da sağlardı.

Şu noktaya çok dikkat ederdim; babamla konuşmaların gelecek zaman dilimini içerirdi, hiçbir zaman ‘di’li geçmiş zamanla cümle kurmadım. “Aldım, sattım, yaptım, vs”. demedim, “alacağım, satacağım, yapacağım, düşüncem şu ama bu konuda senin görüşün nedir” diye “sakalının altından geçerek” fikirlerine önem verdiğimi ve kendisinin ailemizin büyüğü olduğu gerçeğini her fırsatta canlı tutardım.

Babam uzun süren ciddi rahatsızlık yaşadı. Hepatit-C’ye bağlı sirozdan 24 Ocak 2007 yılında hayatını kaybetti. 1990’lı yıllardaki tıbbi olanaklar (daha doğrusu olanaksızlıklar) nedeniyle Gaziantep’te hastalığına uzun yıllar teşhis konulamadı. Yıllarca Ankara’ya gitti, tedavisini aksatmadı, bu anlamda çok titizdi. Önce üç ayda bir olan kontroller sonra iki ayda bir, ayda bir ve hatta 15 günde bire kadar sıklaştı.

Ankara Üniversitesi Hastanesi’nde 2006 yılı sonlarına doğru tedavi görüyordu, doktoruna, “Hocam, babamın durumu ne olacak” diye sorduğumda, “Mehmet Bey ile tedavisine başladığımız hastaları 5-6 yıl önce kaybettik. Hastalığını bildiği ve istenilenleri yaptığı için bugüne geldi ama artık yapacak çok bir şey kalmadı” yanıtını aldığımda, o ana kadar yakıştıramadığım kaçınılmaz sonu tablo gibi karşımda gördüm.

Kasım ayında yaptığımız bu konuşmadan sonra Gaziantep’e getirdiğimiz babamı, 24 Ocak 2007’de kaybettik. Hala üzüldüğüm iki konu var. Kurban Bayramı yılbaşına denk gelmişti, kurban eti ile uğraşıyordum, benden çiğ köfte istedi, “Baba yorgunum, yoğuramıyorum” dedim. “Oğlum, şöyle bir topak yoğursan” diyerek istediğini tekrarladı ama gerçekten yoğuramıyordum ki vefatından sonra anladık, kalın bağırsak kanserine yakalanmışım ve hastalık beni takatsiz bırakmış.

Bu kadar doğrucu olmama gerek var mıydı? Mutfakta birisine yoğurtup, sonunda elimi köfteye daldırıp iki üç yoğurma işlemi yapıp kendisine ellerimle yediremez miydim? Akıl tutulması. Aynı gün, ciğer kavurması istedi, karaciğerinden rahatsız olduğundan zararlı olur diye yağsız pişirttim. Her zaman sağlığı için yağsız yiyen babam, ısrarla kuyruk yağı ile kavrulmasını istedi, kabul etmedim.

02.jpeg

Demek ki, insan yakınlarına ölümü yakıştıramıyor. Kaçınılmaz son görülüyordu. Çiğ köfteyi başkasına yoğurtup, ben yoğurmuşum gibi kendisine sunmadım (Benim yoğurduğum çiğ köfteyi severek yerdi), ciğeri yağlı kavurtmadım. Halbuki doktorun yapacak bir şey kalmadı dediği dönemdeydik, yese ne olurdu ki? Bu iki konuda eksilmeyen şiddette pişmanım.

Babamlarla aynı apartmanda oturuyorduk. İşten geç saatlere kalmadan gelirsem hemen her gün ayaküstü de olsak görüşürdüm. Geç saatlerde gelsem de arabadan inerken bakardım babamların ışığı mutlaka yanıyordur. Birkaç adım attığımda bakardım ki, geldiğimi gördüler ve ışığı kapatmışlar. Paylaşmadığım hiçbir konum yoktu, sırdaşımdı. Anlattıklarım hoşuna gitmeyip sadece dinlemekle yetinse de benim için anlamlıydı.

Aradan 15 yıl geçti, özellikle tedavisi noktasında, “Keşke şunu da yapsaydık” dediğim hiçbir konu bulunmamasına ve aynı apartmanda olmamızın etkisiyle sık görüşmemize rağmen, “Keşke daha çok görüşseydik, acaba daha fazla bir arada olamaz mıydık” diye sıklıkla kendime sorarım.

Annesi, babası başta olmak üzere büyükleri ve yakınları yaşayan herkesi, bu vesile ile onlarla sık görüşmeye, onları telefonla da olsa aramaya çağırıyorum. Giden gelmiyor. Yaşadığınız, paylaştığınız an kazanç oluyor. Annenizi, babanızı ve diğer büyüklerinizi mümkünse yüz yüze, değilse hemen her gün telefonla bir dakikalığına da olsa arayıp, konuşun, görüşün, yaşadığınız zamanın kıymetini bilin.

Çalışmaya, şimdi çocukluk yaşı olarak gördüğümüz 18 yaşında başladığımda, “hırsızlık, yolsuzluk, ihanet, suiistimal gibi nedenler dışında hangi nedenle olursa olsun gel evladımsın, ancak bu saydıklarımla suçlanarak işinden çıkarılırsan, suçsuzum demek için dahi gelme” demesini unutabilir miyim?

Yedi torunu olan babamın, vefatından sonra torunlarının çocukları dünyaya geldi. Çocukları çok severdi, görmesini çok isterdim. İnanıyorum ki, ömrü uzardı.

Vefatından önce kendimizi muhakeme edecek süreci yaşadık. Vefat ettiği ana kadar açık bilinci ile bizlerle sohbet etti. Hatta İstanbul’da okuyan ortanca kızım Çiğdem’in finalleri olduğundan, ölümünü söylemememiz tembihinde bulundu. “Hepinizden Allah razı olsun diye” bana ve kardeşlerime defalarca teşekkür etti. Öyle konuşmamasını söylememize rağmen defalarca bunu yeniledi.

Bir evladın babadan ve anneden ne alacağı olur ki? Almışız zaten alacağımızı, evladı olmuşuz. Bir evladın babaya ve anneye hakkını helal etmesi olur mu? Olmaz, olamaz. Evlat ne yapmışsa zaten az yapmıştır. Helal edilecek hak olup olmadığı mı konuşulur? Ancak ve ancak, günümüz veya bilgimiz yetmediği için sunamadıklarımız vardır.

Hasta olan babam için bildiğimiz ya da söylendiği kadarı ile yapılması gerekeni eksiksiz yapmak için çaba göstermemize rağmen, kaçınılmaz son görünmeye başlamıştı. O zaman şunu dilemiştim. “Allah’ım, babamın şifası için görmem ve duymam gereken bir yol varsa ayan eyle, ben anlayamıyorsam dostlarıma ayan eyle.” Olmadı, bugün de o dönem tedavisi konusunda hiçbir keşkem yok. Doktorunun her istediğini yapmıştık.

Allah rahmetini eksik etmesin, bizlerin sabrını artırsın.

Bu vesile 1993’ün 24 Ocak’ında bombalı saldırı sonucu aramızdan ayrılan araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu ve 2001 yılı 24 Ocak’ında resmi aracında silahlı saldırı sonucu şehit edilen Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan ve koruma polisleri ile babamla aynı yıl, aynı gün vefat eden gazeteci, siyasetçi, devlet adamı İsmail Cem’e de Allah’tan rahmet dilerim. Mekanları Cennet Olsun.

• Helikopter Anne-Babalar; çocuklarının başından ayrılmayan, etrafında pervane olan, her şeylerine yetişmeye çalışan, hayatlarına ve kişiliklerine müdahale eden, yorulmak bilmeyen anne babalardır.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.