“Günümüz Eğitimin Meseleleri Ve Ziya Gökalp” Konuşuldu
Sosyolog Prof. Dr. Hikmet Yıldırım Celkan: “Osmanlı Türkçesini Liselerde, seçmeli veya zorunlu olarak okutmakta yarar var; fakat karma eğitime dokunmamalıdır.”
Türk Ocakları K. Maraş Şubesinin Necip Fazıl Kültür Merkezinde gerçekleştirdiği bu haftaki konferansında, “Ziya Gökalp’ın 90. Vefat Yılı Anısına Günümüz Eğitim Meseleleri” ele alındı. 90. Yılı Münasebetiyle Gökalp hakkında başta Türk Ocakları olmak üzere bir çok sivil toplum örgütü ve kuruluş yayın, konferans ve sempozyumlar düzenlemiş, Türk Yurdu dergisi de Aralık sayısını Gökalp’a tahsis etmiş bulunmaktadır.
Gaziantep Üniversitesinden gelen Prof. Hikmet Yıldırım Celkan, hem büyük düşünür Gökalp’ın hayatını ve güncelliğini koruyan fikirlerini anlattı, hem de en son Milli Eğitim Şûrasında tartışılan hususlara dair görüşlerini açıkladı. Konuşma, Türk Ocaklılar ve katılımcılar tarafından ilgiyle izlendi.
Ayni zamanda bir eğitim filozofu olan Gökalp daha bir asır önceden, bizim eğitimimizin Türk eğitimi, İslâm eğitimi ve Çağın eğitimi olmak üzere üç kısımdan mürekkep olması gerektiğini; bunlardan çağın gerekleri olan eğitimin kendi sınırları içinde kalmaksızın mânevî alana tecavüz etmesi halinde millî kültürümüzün sarsılacağını söylemişti.
Prof. Celkan konuşmasına, Kilisli olmakla beraber Maraş’tan evli olması dolayısıyla sık sık gelip-gittiği bu şehre, bu defa bir konferans için çağrılmasının kendisini heyecanlandırdığını, ayni zamanda öğretmenlik mesleğine de vaktiyle buradaki Kız İlk Öğretmen Okulunda başlaması hasebiyle Maraş’ın kendi hayatında özel bir yeri olduğunu vurgulayarak başladı.
Prof. Hikmet Y. Celkan konuşmasında ana hatlarıyla şunları söyledi:
Ziya Gökalp 1876 yılında, İmparatorluk Türkiye’sinin en önemli kültür merkezlerinden birisi olan Diyarbakır’da doğdu, 1924’de genç denilecek yaşta İstanbul’da vefat etti. Babası aydın bir insan olan Tevfik efendidir. Okula 1873’de başlar sonra Askerî Rüştiye’de devam eder. Hayatında üç insanın vasiyeti önemlidir: Babası Tevfik efendi’nin vasiyeti, Doğu ve Batı kültürüne birlikte vâkıf olması; Pîri İttihatçı Naim Bey’inki, fikirlerin kalıcı olması ve sonraki nesillerin de yararlanması için yazılı hâle getirilmesi; Hocası Dr. Yorgi’nin vasiyeti ise, memleketin sosyal ve fikrî hayatını birlikte inceleyip kendi düşüncesini ona göre geliştirmesinin lüzumudur. Gökalp bu üç vasiyete de ömrü boyunca bağlı kalmış, Arapça ile birlikte Farsçayı ve Fransızcayı öğrenmiş, her fikrini yazılı hale getirmek için dergiler çıkarıp eserler ortaya koymuş ve ülkesinin sosyal, tarihî ve fikrî hayatını birlikte inceleyip onun gereği olarak bir mefkûre (ideal) ortaya koymuştur. Gökalp’a göre insanı anlamak için şu dört alanı bilmek şarttır: Din, bilim, sanat ve felsefe.
O bir mefkûreci (idealist) bir bilim adamı ve sosyolog, bir tarihçi, bir eğitimci, hatta bir eğitim filozofudur. Fransız sosyologu E. Durkheim’den etkilenmiş, fakat onun bilimsel içeriğinden çok metodunu kabul etmiş, o metodla kendi bilim ve felsefesini ortaya koymuştur. Meselâ incelediği tarih felsefelerinden İbn Haldun ve Nietzsche gibi kötümser (pesimist) değil, milletine hamle yaptıracak iyimser (optimist) karakterde dayanışmacı (solidarist) bir tarih felsefesi geliştirmiştir (bu anlamda “ben-sen yokuz, biz varız” der). Tarihinde feodaliteyi ve kapitalist safhaları yaşamamış Türk toplumunu ileriye götürecek sistem, millî dayanışma fikri ve ondan hareketle geliştirdiği Türk milliyetçiliği (Türkçülük) sistemidir. Bilindiği gibi Gökalp Türkçülüğünün üç safhası vardır: En uzak vadeli olanı “Turancılık” (bazılarınca ütopik sayılmış), orta vadelisi “Oğuzculuk/Türkmencilik” ve en yakın vadede ise “Türkiye Türkçülüğü”, yani Türkiye Türklüğünün yüceltilmesi dâvasıdır. Ama Gökalp tarihî/bilimsel gerçekleri asla sistemine fedâ etmemiş bir bilim adamıdır. İngiliz etkisi altında kendisini yargılayan Mahkeme başkanının sorduğu “Ermenilerin katline niçin fetva verdiniz?” sorusuna, “milletimize iftira etmeyin, milletimiz kimseyi katletmemiştir ki, fetva vereyim. Gerçekte bir katliam değil, bir Türk-Ermeni mukatelesi (karşılıklı birbirlerini öldürmesi) söz konusudur. (Olay, Batılıların ve Rusların kışkırtmasıyla saldıran Ermenilere Türklerin karşılık vermesinden ibaret...)
Gökalp’ın meşhur teorilerinden birisi kültür-medeniyet ayrımıdır. Halk kültürü, seçkinler/elitler ise medeniyeti temsil eder. Ama milleti millet yapan, kültürüdür ve Gökalp’ın milliyetçiliği de ırk esasına/etnisiteye değil kültüre dayalıdır. İddia edilenin aksine Gökalp asla “ırkçı” olmamıştır. “Irk” der, atlara mahsustur. Ayni kültürü paylaşan halk, tek bir millete mensuptur. Bugün koparılan fırtınaları biliyoruz, oysa Türk milleti Osmanlı bakiyesi olarak öteden beri eşitlikçidir; eşitliği, kardeşliği Fransız ihtilâlinden öğrenmedi. Ertuğrul Gazi’den beri bu millet kimsenin ırkına/diline karışmamıştır, herkes liyakatine göre her yere, her makama gelmiştir. Ne yazık ki, milleti millet yapan önemli unsurlardan dile, Osmanlı döneminde önem vermemişiz, Sıbyan mekteplerine Türkçe konmasının tarihi - maalesef - 1838’dir.
Gökalp daha o zamandan maarifte, yani ilk, orta ve yüksek öğretimde köklü reformlar düşünmüş, onların bir kısmı Cumhuriyet döneminde yer yer uygulanmıştır (Atatürk’ün malum ifadesi, “hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası Ziya Gökalp”tır.) Eğitimin amacı milleti, toplumsal şuurdan millî şuura kavuşturmaktır, der. İlkokulda oyun ve dile önem verir, orada sosyolojiyi bile gerekli görür. İlkokulda değilse de liselerde sosyoloji onun etkisiyle okutulmuştur (şimdi ne yazık ki, “seçmeli” yapılmış). Darülfünun’a sosyoloji dersini koyan da odur. Orta öğretimde matematik, fizik ve ahlâk, kendi milli edebiyatımız ve tarihimiz ortak dersler olmalıdır, der. Tefrik-i tedrisat ve tevhid-i tedrisat ayrımını ilk yapan ve öneren de yine odur. Üniversitenin “özerk” olasını da ilk o teklif etmiştir (bugün bile acaba “özerk” mi?) Onun öngörüleriyle ilk Maarif Şûrası da 1939’da toplanmıştır.
Prof. Celkan, konuyu günümüz eğitim meselelerine getirerek sözlerini şöyle tamamladı:
Günümüz eğitim meselelerinin bazıları son Millî Eğitim Şûrasında ne yazık ki, sulandırılarak ve ideolojik planda tartışılmıştır. Bunlardan “Osmanlıca eğitimi”, “karma eğitimden vazgeçilmesi” ve “din dersleri kavgası”, başta geliyor. Bu konulara siyasi ve ideolojik değil ilmî açıdan yaklaşmak gerekirse bize göre; Osmanlı Türkçesi eğitiminin seçmeli ya da zorunlu olarak okutulmasının hiçbir sakıncası yok, hatta çok faydalı olur, çünkü derin bir tarih ve kültür hazinemiz o harflerle yazılmıştır. (Sizlerin hemşehrisi olan hocam Prof. Kemal Aytaç beni, Osmanlı Türkçesini öğrenmeden doktoraya başlatmamıştı). Din dersini, ilkokul ikide değil birinci sınıfta bile başlatabiliriz; ancak alevî vatandaşlarımızın talepleri göz önüne alınmak kaydıyla…. Karma eğitimden vazgeçilmesi talepleri ise tamamen yersiz. İlmen ve pedagojik olarak ispat edilmiştir ki, kız-erkek karma sınıflarda birlikte okumaları, karşılıklı medenî ilişkilerin gelişebilmesi açısından fevkalâde faydalıdır. Bunu, en başta siyasetin malzemesi yapmamak lâzım...

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.