Türk ve Ermeni risk alabilmeli

Türk ve Ermeni risk alabilmeli
Ermeni Diasporası’nın Türkiye karşıtlığı ile hayat bulan ulusal bilinci, 1915’ten kaynaklanan ve 90 yıldan beri Ankara tarafından tatbik edilen milliyetçi gurur, inkâr ve Ermeni fobisi siyasetleri ile daha da perçinleşip ‘anlaşılır’ bir hale geldi.

Protokolü açıklama gezisinde Paris’ten Los Angeles’a (Ermenice ‘hayır’ anlamında) ‘Voç Başkan Sarkisyan’ pankartları ile karşılaştı, Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan. Eğer, bu protesto eylemlerinin başlıca düzenleyicisi, halk arasında ‘Taşnak’ diye bilinen Ermeni Devrimci Federasyonu (EDF) partisinin amacı, protokol girişimini kınamak idiyse, bu anlamda amacına ulaştı diyebiliriz. Bu durumda, ilk bakıştaki intiba ‘protokolü reddeden taraf, alkış tutana üstünlük sağladı’ olabilir mi acaba? EDF’nin, halen militan gücü elinde tutan tek Ermeni örgüt olduğuna dair, uluslararası alanda bir fikir oluşmuş zaten.  

Peki ya destekleyenler

Liberal-Demokrat, milliyetçilik ve Türklere karşı önyargılılıktan en az nasibini almış, Ramgavar-Azadagan partiye yakın ‘Ermeni Hayırseverler Genel Birliği-AGBU’ ve tanınmış şarkıcı Charles Aznavour ile yine tanınmış sinema yapımcısı Alain Terziyan gibi şahsiyetlerce protokol desteklendi gerçi. Ancak çıkan ses ve görüntüye baktığımızda, ikincilerin sesi birincilerden çok daha cılız geldi.

“Sessiz çoğunluk, sesini işittirebilme imkânına sahip olsaydı, önerilen bu seçimin içerik ve şekli için ‘hayır!’ diyeceğini tahmin etmek zor değil!” diyordu, Paris’ten bir ses. Tedhiş eylemlerinin dünyada en revaçta olduğu dönemlerde, bunun ASALA rumuzuyla ‘Ermeni’ ayağının sözcülüğünü de yapmış, gazeteci Ara Toranyan idi, o sesin sahibi.

Her seferinde tekrarlamak anlamsız gelse de, Türkiye’de ‘Sayın’ sözcüğünden bile olmadık yorumlar yapıldığına göre, tedhiş hareketlerinin, son tahlilde insan hakları ilkeleri icabı, kabul edilemez ve mahkûm edilesi eylemler olduğunu açıkça söylemek lazım.

Evet, bu zorunlu açıklamayı yaptıktan sonra Toranyan’ın sözlerini aktarmaya devam edebiliriz. “...Böyle yeteneksiz (Ermeni) yetkililerin iletişimiyle, böyle hassas bir konuda, başka bir sonuç nasıl beklenebilirdi ki! Önce, Ermeni hükümetinin iktidara geldiği günden beri yaşadığı kötü imaj ve güven sorununu irdelemek gerekiyor.”

Ara Toranyan ve Ermeni Diasporası’nın ‘sessiz çoğunluğunun’ hiç olmazsa bir kısmı da, hem mıhına hem nalına vurarak, Ermenistan idarecilerini eleştirmekten hiç kaçınmıyorlar. Türkiye’nin inkâr politikaları ve Diaspora’nın bir bölümünün çağdışı duruşuna da dokunuyor, protokolün tuzaklarını da görüyor ama sonunda destekliyorlar da.

Protokole karşı gelinmesinin bir nedeninin “bazı kişilerin Sarkisyan’ı zayıf düşürerek, politik hesaplaşma peşinde oldukları”nı söyleyen Toranyan gibi, diğer ötekiler ile dolaşıyoruz analiz bahçesinde, kâh telefonla kâh elektronik postayla görüşerek, kâh kendi değerlendirmelerini tercüme ederek.

Ermeni Diasporası’nın –az ama çok- genelinde, derinlemesine işlemiş, Türkiye karşıtlığı ile hayat bulan bir ulusal bilincin var olduğu inkâr edilemez. Kaynağını 1915’ten alan ve 90 yıldan beri Ankara tarafından tatbik edilen milliyetçi gurur, inkâr ve Ermeni fobisi siyasetleri sayesinde de, bu bilinç daha da perçinleşip ‘anlaşılır’ bir hale gelmiş.

Felsefeyi ilköğretimin zorunlu derslerinden çıkarmasaydık, yazıları böyle kesmezdik. Yukarıdaki paragrafta ‘kin’ için ‘anlaşılır’ dememiz; ‘kin tutmayı normalleştirmemiz’ demek değildir; sadece ve sadece insanların hangi haletiruhiye içinde olduklarını ‘anladığımızı’ ifade etmek istedik. Zira ‘anlamak’ asla ‘hak vermek’ demek değildir!  

Sarkisyan nerede hata yaptı

Böylesi ‘kin, nefret, önyargılarla bezenmiş bir ideoloji’ye son verebilmek amacıyla çok güçlü bir halk meşruiyetine sahip olmak; işte bunun için de, önerilen (Protokol) çözümün, Ermeni çıkarlarına hizmet ettiğini çok iyi anlatmak gerekiyordu. Oysa Serj Sarkisyan bu meselede, derdini anlatamadı Diaspora Ermenilerine. ‘Ermeni Diasporası’ dendiğinde, akla gelmesi gereken ilk şey ‘1915 sonrası, bizzat onun yüzünden, oluşmuş temel bir Ermeni Kimliği’dir. Dolayısıyla, Ermenistan veya Dağlık Karabağ’ın bir dağ köyü veya beldesinde konuşur gibi Los Angeles, Paris hatta coğrafi olarak yakın gözükse de Beyrut’ta bile konuşamaz, insanlara bunu gözetmeden hitap edemezsiniz.

Diaspora’yı oluşturan her ülke camiasının, kendine özgü kodları vardır; zira her camia, içinde bulunduğu büyük topluma bir şeyler verdiği gibi, onlardan da bir şeyler almıştır. Bunu, Ermeni Diasporası’nı oluşturan, değişik ülke camialarındaki Ermeniler arasında, el, göz, burun, ağız jest ve mimikleri, vücut dillerinin farkından bile gözlemleyebilirsiniz.

Kısacası, Sayın Serj Sarkisyan’ın ‘Ermeni Diasporası’ üzerine, özel bir eğitim alması, ‘İkna Turu’na öyle çıkması gerekiyordu veya ‘Ermeni Diasporası’ denen sanal âlem içinde yıllarca yaşayarak ‘onlardan biri’ olmuş, bu dili öğrenmiş bir Ermenistanlının bu ikna turuna yollanması veya kendisine refakat ettirilmesi gerekiyordu. Belki de doğrudan Ermeni Diasporası’ndan etkili birinin, ikna turuna yollanması tercih edilmeliydi.

Sarkisyan’ın, seçim öncesinde açılımdan bahsetmeyerek, sonrasında bu olaya soyunması, ülke içindeki bazı meşruiyet sıkıntılarını –protokole destek veren dış güçlerden destek alarak- giderme amacını güdüyor intibaını bırakıyor gibiydi. Kısacası, Diaspora biraz da kendini ‘bir oldu-bitti karşısında buldu!’  

Karşı çıkanların gerekçeleri

Bu ‘protokol’ün, her iki ülkeyi varılması gereken o ‘nihai barış noktasına’ hemen götürmeyeceği aşikârdı; ama bu ve benzeri ‘protokol’lerin amacı da ‘o noktaya tarafları ulaştırmak için yardımcı olmak’tı zaten. Dolayısıyla, Ermenilerin ‘satıldık, satılıyoruz!’ demek yerine, “bu protokol ile özlenilen noktaya nasıl yaklaşırız” diye düşünmeleri daha doğrudur. Türk ve Ermeni milliyetçilerin şaşılası olmayan bir şekilde, birbirleriyle anlaşmış gibi eleştirdikleri ortak nokta, protokolde hem ‘Soykırım’dan, hem de ‘Karabağ’dan hiç de bahsetmeyerek, sanki bu sorunların unutturulmasından endişe ediyor olmalarıydı.

Duruma başka bir açıdan bakmak da mümkündür. Mesela, bu protokolün bizzat (90 yıla yakın tam manasıyla dut yemiş bülbül kesilmiş) bazı Türkiyeli bürokratların, ister istemez sorunla yüzleşmelerini sağlayacaktır diye de düşünebiliriz. Protokolde, her iki ulus arasında karşılıklı güveni yeniden sağlamak için ‘tarihsel verileri, arşivleri tarafsız bilimsel bir incelemeye güncel sorunları belirlemek ve öneriler sunmak için tarihsel ölçütlerde hükümetler arası bir kurul oluşturulmasından’ söz ediliyor.

Ermeni tarafında ‘tarih komisyonu’ kurulmasına hiddet ve şiddetle karşı çıkılması, zor anlaşılabilecek bir şey; zira bunu Ermeniler için yararlı bir sürece sokmak zor değildir. Örneğin, Ermeni mal varlıklarının gasp edilmesi, soyulmasının hakikatini arşivlerden başka nereden öğrenilebiliriz ki? ‘Biz asla ayrımcılık yapmadık, yapmayız!’ iddialarında bulunanlara arşivlerle cevap vermek için daha güzel bir fırsat olabilir mi?  

Sarkisyan Erdoğan’ı taklit etti

Türkiye poker oyununu, başarılı bir blöfle oynuyordu, teslim etmek gerekiyor. Önerinin Ermenilerce kabul edilmeyeceğini bile bile, tarih komisyonunu öne sürüp, sahasından çıkarmaya çalışıyordu topu hep; aynı Kıbrıs meselesinde Rum tarafının Türkiye’ye yaptığı gibi. Ama Erdoğan Hükümeti, Rumların yıllarca yaptığı blöfü görüp referanduma ‘evet’ deyince Rumlar şaşırmış, oyunları bozulmuştu. Bu kez de Ermenistan, ansızın ‘tamam, tarihî komisyonu kabul ediyorum’ diyerek Türkiye’nin blöfünü bozdu. Nitekim birçok eski ve yeni Dışişleri yetkilisi, Ermenistan’ın bu teklifi kabul ettiğine çok şaşırdı.

Erivan’ın ortak komisyonu reddetmesi onu zayıf düşürecekti artık. Kendisinden emin olmadığı izlenimini uyandıracaktı. Sorunu yargı önüne götürmeden, bu kez hükümetler arası bir kurulca görüşülmesini isteyerek, Ermeni tarafı da meydan okumayı kabul etmiş oldu böylece. Türkiye’nin Kıbrıs’ta yaptığı gibi ‘delikanlılıksa işte biz de delikanlıyız!’ diyerek.

Protokole destek niçin gerekli

Bundan başka, bu görüşmelerin varlığı mutlaka Türkiye’yi düşünmeye yöneltecek ve Türkiye halkı, kendi tarihini nihayet öğrenecektir. Hakikatleri öğrenebilmesi için bizzat Türkiye halkına bir fırsat tanınacaktır. Serj Sarkisyan’a göre bu siyaset, bir tür kapitülasyon olarak asla algılanmamalıdır.

95 yıl sonra, Ermenilerin kendi hayati sorunlarını değerlendirmek için, Türkiye ile yüz yüze gelmesinin zamanı değil midir? Vurmadan, kırmadan, hakaret etmeden, ölüp, öldürmeden, çağa ve kadim Anadolu’ya yaraşırcasına diyalog kurmak. Ermeni Diasporası’nın, şimdiye dek yaptığı gibi, kendi söyler, kendi duyar şekilde salt yandaşlarınca alkışlanmaya devam etmesi mi, yoksa çağın paradigmalarına nihayet uyması mı gerekiyor?

Devlet başkanlarının büyüklüğü, zorluk ve sevimsiz görünme pahasına, öngörüleri doğrultusunda gereğinde risk alabilme cesaretleri ve kararlılıkları ile ölçülür. Tarih işte böyle yazılır.

Şimdi tarih ise, Ermenistan ve Ermeni Diasporası’nın katılımı olmadan yazılıyordu. Kuşatılmış, tümüyle içe çekilmiş Ermenistan boğulurken; Azerbaycan altın değerinde petrolün üzerinde oturuyor; Türkiye bir ekonomik güce dönüşüp, uluslararası alanda vazgeçilmez oluyordu.

Bunun alternatifi Türkiye ve Ermenistan’ın üçüncü devletler aracılığıyla, birbirinin varlığını hiçe saymak, uzaktan savaşı sürdürmek midir? Ne zamana kadar? Hem, eğer önünde sonunda bir ülke, devletle masaya oturmak ise amaç, başka niçin ve nasıl bir noktaya varmak için mücadele edilir ki?

Kısacası: ‘Risk al(a)mayanın, kazanacak hiçbir şeyi de ol(a)maz!’  </ısacası:>

*Araştırmacı-Yazar / [email protected]

Kaynak:Taraf / herTaraf - Istanbul - 16.10.2009

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.