KURŞUNLAR ARASINDA

Geçtiğimiz haftalarda Karabağ’da yaşanan savaş hakkında elbette hepiniz haberlerden veya gazetelerden birçok haber izlemiş, okumuşsunuzdur. Özellikle bazı televizyon kanalları muhabirlerini Azerbaycan’ın savaş bölgelerine göndererek, çok mühim ve başarılı yayınlara imza attılar. Ben de savaş henüz başladığında, savaşın tarihi, gidişatının ne olacağı ve savaşın sonuçları hakkında bir yazı yazmıştım ki, dediklerimin her birinin tek tek gerçekleştiğini birlikte gördük. Hem Azerbaycan Bakü Devlet Üniversitesi’nde Uluslararası ilişkiler eğitimi almış olmam, hem de Azerbaycan’daki 6 yıllık yaşantım neticesinde edindiğim bilgi ve tecrübeler savaş hakkındaki isabetli tahminleri yapabilmemin ana sebebidir diyebilirim. Televizyon kanallarında sırf Profesör veya herhangi bir unvan sahibi olduğu için gerile gerile oturup, Azerbaycan coğrafyasını, halkın mentalitesini ve ruhaniyetini bilmeden “Savaş şu kadar zamanda biter”, “Rusya bu savaşı ilerletmez, Karabağ alınmaz” gibi cümleler kuran koskoca adamların, Karabağ zaferi kazanıldıktan sonra su buharı gibi kaybolduğunu gördük. Olsun, onlar başka bir olayda yine çiğ tanesi gibi damlarlar açık oturumlara. Biz ise gerçek bilgiler ve hakikatler doğrultusunda, kimseye yaranmaya çalışmadan gerçekleri, sırf gerçek oldukları için yazmaya devam edeceğiz. Artık savaş bitti sayılır (Diplomatik savaş hala sürüyor). Barut kokuları ve namlu dumanları yavaş yavaş dağılırken, biz de bu savaşta neler oldu, Azerbaycan Türkleri neler yaşadı, düşündü ve hissetti onları göreceğiz. Birazdan okuyacağınız yazılar, Bakü Devlet Üniversitesi, Tarih Fakültesinde okuyan, Karabağ savaşının ve Gence olaylarının canlı şahidi olmuş ve benim de kendisinin ilmi rehberi olduğum Fizze Memmedova’ya ait olacak. Bu yazıda ben hiçbir şey eklemeyeceğim, hiçbir şey yazmayacağım. Yalnızca ve yalnızca Fizze’nin yürekleri kabartan cümlelerini, 20 yaşındaki bir Türk kızının, Karabağ savaşı hakkında, kurşunlar arasında yazdıklarını okuyacağız.

-Ali Çırak-

KURŞUNLAR ARASINDA (Fizze Memmedova)

     İnsanlar, şuurlu varlıklar olarak yaşadıkları bu dünyada, hayatlarını kolaylaştıracak yeni şeylerin ya hayalini kurmuş ya da onları hayal olmanın ötesine taşıyarak gerçekliğe çevirmişlerdir. Örneğin ışınlanma da henüz gerçekleştirilemeyen bu hayallerden birisidir. Gelin itiraf edelim, çocukluğumuzda her birimiz sabah erkenden uyanıp, okul yollarına koyulduğumuzda ışınlanmanın gerçek olması için Tanrı’ya dua etmedik mi? Ancak bilim adamları bu konu üzerinde daha uzun yıllar çalışacak gibi görünüyor. Ben ise sizleri ışınlanmanın farklı bir türünü teklif ediyorum; bedeninizi olmasa da hislerinizi ve duygularınızı henüz birkaç hafta önce süre gelen Karabağ savaşına ışınlamaya ne dersiniz? Bir buçuk aydan çoktur ki, dünya gündeminde hemen her gün yer bulan bu konu, aynı zamanda bir araya gelen vatandaşların her fırsatta “Ne olacak bu işlerin sonu?” cümleleri ile başlayıp hem endişelerini paylaşıp hem de yeni bilgiler elde etmek amacıyla, çaylarını bitirme müddetine uygunlaştırılan fikir alışverişlerinin bel kemiğiydi. Evet, 30 yıldan bu yana, her Azerbaycan Türk’ünün kalbinde kanayan yara olan, fakat dünyanın büyük çoğunluğunun göz yumup, kulak kapattığı Dağlık Karabağ...

     Hadiselerin başlangıcı 27 Eylül 2020 olarak gösterilse de, aslında bu büyük savaşın ayak sesleri çok daha önceden işitilmeye başlamıştı. 30 yıldır ki savaş halinde yaşayan Azerbaycan Türkleri, haberlerde geçen “Ermenistan ordusu sınır mevkilerimize taciz atışında bulunmuş, ancak ordumuz gerçekleştirdiği cevap atışı ile Ermeni mevkilerini susturmuştur.” cümlelerini duymaya artık alışmıştı. 2016 yılında baş veren “Aprel Döyüşleri” (Nisan Savaşı) ile büyük dönüşün ilk tohumları atılarak, halkın gönlündeki zafer çınarı yeniden yeşermeye başlamıştı. 12 Eylül 2020 tarihinde, Ermenistan’ın, Azerbaycan’ın Tovuz şehri istikametine ağır silahlarla başlattığı, tahribat verici atışlar, İkinci Karabağ Savaşı’nın kaçınılmaz sedaları idi. Ermeniler bu kez savaş bölgesi olan Dağlık Karabağ ile alakası olmayan Tovuz’a saldırarak, Azerbaycan’a karşı yeni arazi iddialarını açıkça seslendirmekten çekinmemiş; yeni hedefin, Azerbaycan’ın ikinci büyük şehri Gence olduğunu hayasızca aşikar etmişti. 14 Eylül tarihinde “Tümgeneral Polad Heşimov” ve “Albay İlgar Mirzeyev” Ermeni hücumu neticesinde şehitlik mertebesine ulaşmış lakin Ermeni vandallığı bununla da bitmeyerek Ağdam şehrinde yaşayan 76 yaşındaki sivil vatandaş, top mermisi isabatiyle hayatını kaybetmişti. Şüphesiz ki Ermenilerin bu yaptığı, yüzlerce yıldır süregelen Türk düşmanlığından başka bir şey değildi. Şehit cenazelerinde yaşanan izdihamın ve Azerbaycan’daki her Türk’ün dilindeki savaş nidalarının tek bir nedeni vardı; intikam! Halkın 30 yıldır gösterdiği sabır, şehitlerle birlikte toprağa veriliyor, gençler cepheye gönüllü gitmek için devlet organlarının önünde izdiham yaratıyordu. Birleşmiş Milletler Teşkilatının Karabağ meselesini oyalamak için çıkardığı anlamsız kararnameler, artık tümden anlamını yitirmişti. Toprakları barış yoluyla vermeye yanaşmayan Ermenilere karşın, Azerbaycan Türkleri topraklarını savaş yoluyla almak için devlete çağrıda bulunuyordu. Halkın ısrarı neticesinde devlet seferberlik kararı çıkarmış ve gönüllüleri davet etmişti. Askerlik şubelerinin önünde savaşa gönüllü olarak gitmek isteyen gençlerin oluşturduğu kuyrukların sonu görünmüyordu. Halkın sabrı tükenmiş, vatan sevgisi insanların gözünü karartmıştı. Aslında bu millet, Birinci Karabağ Savaşı’nın olduğu 90’lı yıllarda da aynı vatan sevgisi ve gözü karalığa sahipti ancak Ermeni yanlısı büyük güçlerin tesiri, Azerbaycan coğrafyası üzerinde oynanan oyunlar, az kalsın bir milletin kaderini mahvoluşa sürüklüyordu. Fakat şimdiki durumun, 90’lı yıllardan keskin bir farkı vardı. Artık kim olduğumuzu biliyorduk. Sovyet emperyalizminin bizlere kimliğimizi unutturmak için 70 yıldan uzun süredir yürüttüğü asimilasyon siyaseti neticesinde “Türk” kimliğimiz yerini SSCB vatandaşı terimine bırakmaya başlamıştı. 1992 yılında kazanılan bağımsızlığımızın ardından hızlı bir şekilde “Türk” milli anlayışına dönüş ve savaş henüz başlamadan önce Türkiye ve Azerbaycan’ın birlikte yürüttüğü ortak tatbikatlar, Türkiye Devletinin ve Anadolu Türklerinin bizlere gösterdiği yoğun destek, Azerbaycan Türklerinde “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur!” anlayışını yeniden diriltmişti. Artık bu savaşta yalnız olduğumuz fikrini ve 90’lı yılların kadersizliğini unutarak, zulmün ve adaletsizliğin en pik noktasına ulaştığı bu arenada aslında ne kadar güçlü bir kardeşe sahip olduğumuzu anlıyorduk.

     Savaşın başladığı 27 Eylül tarihinden itibaren Azerbaycan bayrağıyla birlikte Türkiye’nin bayrakları da ellerde geziyor, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı ve diğer devlet yetkililerinin söylediği sözler, dillerde ezber oluyordu. En ilginci odur ki, Rus yanlılığı ile bilinen bazı kişiler ve gruplar dahi Türkiye’nin bu savaştaki rolünü takdirle karşılıyor ve onun desteğinin Azerbaycan için pek mühim olduğunu anlıyorlardı. Modern devrimizin en yaygın iletişim araçlarından olan Sosyal Medya’da da, Türkiye ve Azerbaycan Türk’ü gençler arasında “Birlik” mesajları veriliyor, damarlarımızda akan kanın ortaklığı, aramızdaki farkın sadece sınır tellerinden ve ülke isimlerinden ibaret olduğu hararetle vurgulanıyordu.

     Savaş, kutsal amaçlar doğrultusunda yürütülmesine rağmen yine de ağır geçiyordu. Savaşın ilk günlerinden itibaren vahşi Ermeniler, sözün gelişi intikamlarını savaş meydanında alamadıkları için yine kendilerine en çok yakışan şeyi yapıyorlardı. Onlar, savaş bölgesiyle alakası olmayan şehirleri ağır silahlarla, roketlerle ateşe tutuyor ve sivil halkı vahşice katlediyorlardı. Ancak bizler kiminle savaştığımızı çok iyi biliyorduk. Hamile kadının karnını yararak, çocuğunu çıkartan, küçücük çocukların önünde annelerini işkenceyle öldürüp, göğüslerini keserek çocuklara veren, çocukların canlı canlı derisini yüzerek kaç dakikada öleceklerini hesaplayan, Hocalı katliamını gerçekleştiren Ermenilerdi onlar. Bizim Ermenileri tanıdığımız kadar, Ermeniler de biz Türkleri çok iyi tanıyordu. Bu sebeple er meydanında göğüs göğüse çarpışmaya cesaret edemeyip, savaş bölgesinden çok uzakta, Azerbaycan’ın ikinci büyük şehri,  Cavad Han’ın yurdu Gence’yi korkakça, füzeler ile bombaladılar. Ermenilerin attığı roketlerin şahidi olan bir Gence’li olarak siz hadiseleri kısaca özetleyeyim:

     Sabahın ilk saatlerinde, gündelik işlerimizle meşgul olurken ilk patlayışın sesiyle ne olduğunu anlayamamış, ikinci seste ise hadisenin şokuyla yerimizde donup kalmıştık. Sesler devam ediyor ve her sesten sonra adeta yer gök sallanıyordu. Roketlerin kulak yırtan sesleri ve patlayışlar kesildikten sonra ise herkesin aklında tek bir soru yer alıyordu; “Acaba nereye düştü?” Beni en çok şaşırtan şey ise şehirde herkesin bunu soğuk kanlılıkla karşılaması idi. Halk akın akın roketlerin düştüğü yere yardıma koşarken kimsenin yüreğinde yeni bir roketin düşme korkusu yer almıyordu. Aksine yüreğimizdeki tek korku, savaşın kısa sürede bitmesiydi. Çünkü artık ya Karabağ’ı almalı ya da uğrunda son ferdimize kadar can verip, yok olmalıydık. Eğer siz o anlarda Gence’de olsaydınız, yağmur gibi yağan bombalar altında cesaretle yardıma koşan insanlardan muhtemelen şu sözleri işitecektiniz; “Ermeniler bunu bizi korkutup, savaşı bitirmek için yapıyorlar. Ancak onlar bilmez mi ki bu roketler bizim için düğünde patlatılan havai fişeklerden farksızdır.” Belki de bu olay başka halklarda baş verseydi, onlar hükümet organlarına savaşı bitirmek için yoğun şekilde baskı gösterirlerdi. Ancak biz diğer milletlerden değiliz, bizler öz be öz Türk’üz. Bizim azmimiz ve cesaretimiz karşısında ne yapacağını bilemeyen düşman her seferinde daha ağır silahlarla şehrimizi bombalıyor, sivil halk ağır kayıplar veriyordu. Annesini, babasını, hatta her ikisini de toprağa veren çocuklar, Kendi çocuklarının parçalanmış bedenlerinin sadece birkaç uzvunu bulabilen anne babalar, Ermeni gaddarlığının tarihe vurulan son damgası oluyordu. Ne var ki, milletimiz öz evlatlarına sahip çıkıyor ve devletin desteğinin yanı sıra, maddi ve manevi her türlü desteği veriyorlardı. Kardeş Türkiye’den gelen destekler ile de halkımızın ruhani yüksekliği şiddetlenerek artıyordu.

Bu savaşta her bir Azerbaycan Türk’ü, sinesinde yatan bozkurdun uyanmasına imkan vererek, bozkurt yasalarını kalbinin en derinlerinde hissetmeye başladı. Savaş bizlere “Türk” kimliğimize derinden sarılmamız gerektiğini bir kez daha göstererek, şu sözlerin her harfine kadar haklı olduğunu tüm dünyaya ispat etti: “Türk olmak zordur, dünyayla savaşırsın. Türk olmamak daha zordur, Türklerle savaşırsın.”

FİZZE MEMMEDOVA (Gence, Azerbaycan)

Önceki ve Sonraki Yazılar