Hacı Ali Özturan

Hacı Ali Özturan

BABAANNEM

Babaanneme “Kıçlı Hatiç” derlerdi. Kıçlılar’dandı. Dedemin vefatından sonra evde tek başına kalmıştı. Torunlarından bizleri, özellikle de Fettah abimi çok severdi. Fettah abimi (abartı sanmayın) bütün mahalle severdi. Fettah abimin neden çok sevildiğinin öyküsü de şöyleydi: Amcamın çocuğu yoktu. Babamınsa ilk eşinden çocukları olmamış. On yıl sonra, ilk eşi Çırmıklı Hatiç ‘Senin çocuğun olur, sen evlen, ocağınız kör kalmasın,’ demiş, babamı Yusuf Kalfa’nın kızı Fatma (anam) ile evlendirmişler. Kısa bir zaman sonra anam hamile kalmış! Araboğlu Mehmet Ağa ailesinin ilk çocuğu doğacakmış ama kız çocuklarını hiç sevmeyen babaannem anama, ‘Eğer kız doğurursan yatağını bahçe kapısının iç tarafına sererim; yok eğer oğlan doğurursan, kırk gün sana hizmet ederim,’ dermiş, kız ya da oğlan doğurmak anamın elindeymiş gibi. Fettah abim doğunca da ne edeceğini şaşırmış hatınanam. Sahiden de anama kırk gün hizmet etmiş, elini ılık sudan soğuk suya vurdurmamış. Fettah bebek, değil ailenin, mahallenin en sevgili çocuğu olarak büyümüş. Babamın hatırına, gerek ailemiz gerekse (kadın olsun, erkek olsun) mahalleliler onu tanır ve severlerdi. Onun yeri ve hatırı başkaydı. Gözü görmez halamın (babamın halasıydı, kocasının vefatından sonra gözleri görmez olmuşmuş) kocası, Çanakkale’de bir gözünü kaybeden Yüzbaşı Fettah Efendi’nin adını vermişler abime. Abdurrahman, babamın amcasının adıymış, Reşit de… Deli Reşit derlermiş, babamın bu amcasına. Fettah abim de, hısım akrabanın gösterdiği bu sevgiye kayıtsız kalmaz, herkesle sıcak ilişkiler kurardı. Örneğin, Mahmut dayımın dört yaşındaki kızı Tülay’a bir külah dondurma alır, uzun bacaklarıyla koşa koşa, dondurmayı eritmeden götürür Tülay’a verirdi. Sonra da takılmak için, “Bir defa da ben yalayayım mı?” derdi Tülay’ın hayır diyeceğini bile bile. Tülay da, “Yook! Bu benim dondurmam!” derdi, vermezdi, biz de gülüşürdük. Ya da “Tülay, buzdolabında yiyecek var mı?” der, Tülay da bu soruya her zaman, “Yook! Dolapta yiyecek yok!” derdi. Abim dolabı açmaya çalışır gibi yapardı, Tülay da dolabın kapağına sırtını dayayıp (güya) engel olurdu ona. Çok severdik Tülay’ı. Bayılırdık ona. Ben de Ahmet dayımın kızlarının abisiydim. Onlar da beni çok severlerdi. Küçük Veciha’yı kucağımdan, omzumdan indirmezdim. Abi olmak kolay değil. Konuşturur konuşturur gülerdim ona. Çayhanenin üstündeki dedemin konağının cumbasından bazen Güllü Abla işaret eder, abim de konağa dalardı. Güllü Abla’mız siyah sandığı açar, abime sucuk, samsa verirdi. Güllü Abla’mız Yusuf Kalfa dedemin ikinci eşiydi. Anamın anası olan ilk eşi ölünce dedemi Güllü Abla ile evlendirmişler. Anam abla deyince bizim de ağzımız öyle alışmış. O bizi, biz de onu çok severdik. Üvey anneanne demeye bin şahit gerekti. Çok iyi kadındı Güllü Abla’mız. Hatınanam kız çocuklarını sevmez, (resmen sevmezdi, sevmediğini saklamaya gerek bile görmezdi) dahası kucağına bile almaz, erkek çocuklarının da her birine bir lâkap takardı ama oğlu Mustafa’nın çocuklarına lâkap takmadığı gibi bizleri çok severdi. Kızlarının oğullarına sarı, kulak, uzun, cingören, gigik, mahrasa, ağaçoğlan gibi lâkaplar taktığı meşhurdur. Bize öyle bir lâkabı lâyık görmezdi. Severdi bizi… Kapıyı çaldım. “Kim o!” diye bağırınca cevap verdim, “Benim hatınana! Hacı!” Ben bu ad konusunda çok dertliyimdir. Babam nüfusa kaydettirirken (nüfus kaydı doğduğum gün değil, doğduktan üç beş yıl sonra yapılmışmış.) Temmuz gibi doğmuşum ben. Babam Ördekdede köyündeki arazilerimizi biçtirmeye gitmişmiş, anam patlıcan dolması hazılamaktaymış, o ara ben doğmuşum. Nüfusta 02/02 yazıyor ay ve gün için, yani şubatta doğmuşum gibi görülüyor. Küllüyen ve resmen yalan! Bir çocuğu üç beş yıl sonra nüfusa kaydettirirseniz böyle olur işte. Ay ve günü 01/01 veya 02/02 ya da 03/03 yazıyorsa nüfus kâğıdında, bilin ki uydurmadır o. Eski yıllar içindir bu yazdıklarım. Bazı arkadaşlarım ‘Büyük adamların doğum tarihleri ihtilaflı olur,’ derlerdi nerde okumuşlarsa. Yoksa?) “Hacı olsun,” demiş memura. Dayısının adıymış. Nüfus memuru öyle her adı yazar mı? Orada başçavuşun eşeğinin olmadığını anımsatacak ya, “Hacı sıfattır efendi, tek başına isim olmaz!” demiş. Babam kırk gün hapis yatmış, okuma yazmayı da orada öğrenmiş, ne bilsin böyle sıfatı falan. “Hacı Ali olsun bari” demiş, olmuşuz Hacı Ali. Böyle kalsa iyi… Ortaokula başladık... Sınıf defterine Hacı Ali yerine Hacı Galip yazmamışlar mı? Hocanın biri sınıfta yoklama yaparken Hacı Galip deyince şaşırdım. Okul numaram aynı… 127… Parmağımı kaldırıp itiraz ettim: “Hocam, Hacı Galip değil, Hacı Ali olacaktı…” O hoca kimdi, neciydi bilemiyorum, bilsem öbür dünyada yakasını tutacağım. Gerçekten de… “Otur lan!” dedi sert mi sert bir sesle. Adam öğretmen olmuş, elbette ki bağırıp çağıracak, dövecek. Boru mu, öğretmen bu? Dediğim gibi, “Otur lan!” diye bağırdı, (belki de kükredi) “Ali olsa n’olur, Galip olsa n’olur?” Doğru ya!(!) Bir hızarcının oğlu ne olabilir ki? Bunlar insan mı ki hocamızın yanında? Olsa olsa böcektir bu çocuklar! Ya da birer keçi yavrusu… Yaşça da küçüğüm, cüsse olarak da ufacığım, (sınıfın en ufak tefeği Yusuf Ziya Erdoğan’la bendim) korkudan siniverdim. Ondan sonra geldi Hacı Galip, gitti Hacı Galip! Hele Küp Ahmet hoca benim adımı okurken H’yı Arapçadaki gibi hırıltılı çıkarmaz mı gırtlağını zorlayarak, sinir olurdum. Mahmut Güvenen de aynen onun gibi çağırırdı beni gırgırına, hocaya öykünerek. Bu kadarla kalsa iyi… Geldik liseye… Kendimi kurdum, Galip’i lisede sildirmeye niyet ettim ama bizim sınıf başkanımız 537 Süleyman Başaran, ortaokuldan tanıdığı beni, sormaya bile gerek görmeden Hacı Galip olarak yazmamış mıymış sınıf defterine! Eyvah ki hem de nasıl! Üç yıl da öyle geçti. Liseden mezun olurken hocaları zor ikna ettim adımın Hacı Galip olmadığına da diplomaya Hacı Ali yazdılar, iki saat nazlandıktan, epey bir araştırdıktan, başka hocalara danıştıktan sonra. Sonunda Kimya Fakültesi’nde şuraya buraya “H. Ali” yazdılar ve arkadaşlarım H.’nin ne olduğunu bilmedikleri için “Ali” demeye başladılar. Mahallede Hacı, ortaokul ve lisede Hacı Galip, üniversite ve askerlikte Ali olduk. Karman çorman oldu adımız. Az tanıdığım biri bana adımla hitap etse, Hacı ya da Hacı Galip veya Ali dese, onu nereden tanıdığımı büyük bir yaklaşıklıkla çıkartırım.

Oysa iki isimli ne kadar da büyük adam vardı. Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Reşat Nuri, Refik Halit, Faruk Nafiz, Necip Fazıl, Mehmet Akif, Bedri Rahmi, Arif Nihat, Ceyhun Atıf, Ahmet Arif… Ve daha niceleri… İmrenirdim bu isimlere… Kalın bir sicimi çekerek kapıyı açtı babaannem. Beyaz dutun ve neredeyse üzerime devrilecekmiş gibi eğri duran siyah dutun altından geçtim; ahşap merdivenlerden, (çocukluğumda aylarca yatıp sallandığım ceviz beşikten gelen gıcırtıların benzerini duya duya) yukarıya çıktım. Babaannemin evinin üzeri damdı. Alttan kalın kalın mertekler, tahtalar görünürdü. Merteklerin saçak kısmının bir yerine, yazları bir kırlangıç ailesi yuva yapmış olurdu. Kırlangıçlardan biri gider biri gelirdi. Ağızlarındaki yiyecekleri, vıcırdaşarak bekleşen civcivlerine yedirirlerdi. Babaannem, çardağa pislemesinler diye kırlangıç yuvasının altına bir bez gererdi. Yaz boyu kırlangıçlar bu beze pisler, güz gelip havalar soğumaya başlayınca kırlangıçlar yavrularını yuvadan uçurmuş olarak sıcak memleketlere giderlerdi. O zaman babaannem, yuvanın altına gerdiği bezi yerinden çıkartır, kapının önündeki çöp tenekesine bırakır, “Allah ömür verirse, seneye yenisini gererim,” derdi. Babaannem beni mindere oturttu. Anamın yıkadığı çamaşırları bohçadan çıkarttı. Bir komutan titizliğiyle tek tek inceledi. Temizliğini beğenmişti çamaşırların. “Hah, işte çamaşır böyle yıkanır. Eline koluna sağlık... Ötekiler de kirlilerimi alıyorlar ama anan gibi yıkayamıyorlar. Onlar çamaşırları yıkayıp getirdikten sonra bir de ben yıkıyorum. İş bilene ben kurban olayım, iş bilmeyen de bana kurban olsun.” dedi. Çamaşırları sandığa koyduktan sonra, başka bir sandıktan elma çıkardı, soyup bana verdi. Soyup bana verdi diyorum, gerçekten de öyle yapardı. On dört yaşımdaydım, cebimde her zaman küçük bir bıçağım olurdu böyle işler için. Erkek çocuğu olduğumdan, bir de Mustafa’nın oğlu olduğumdan babaannem bana (Reşit o zaman küçüktü ama abime de, Abdurrahman’a da) böyle hizmet ederdi. Babaannemin yanında kendimizi şehzade gibi hissederdik. Elmayı, portakalı (onun sandığında elma, portakal gibi zor bulunan meyvelerle tereyağlı kurabiyeler olurdu) soyar öyle verirdi bize. Biz elmayı yerken de yüzümüze bakar, adeta hayranlık duyuyormuş gibi incelerdi bizi. Her zaman öyle yapardı. Yüzümüzü gözümü inceler, tatlı sözler söylerdi. Elmayı henüz bitirmiştim ki sandığı bir kez daha açtı. Ortalığa yayılan tereyağı kokusundan, babaannemin kurabiye vereceğini anlamıştım. Kurabiyemi yerken babaanneme Adanalı Hatiç’i sordum, bir taraftan da kurabiyenin kırıntıları yere düşmesin diye sol elimi altına tutuyordum. Böyle yaptığım zamanlar Araboğlu dedemi anımsarım. Ben küçükken vefat eden dedemin, yemek yerken taneler dökülmesin diye sol elini kaşığın altına tutuşunu, avcuna dökülen taneleri ağzına atışını nedense çok iyi anımsıyorum. Maraş harbinde kalenin savunmasını yaptığı anlatılan bu cesur adamı dikkatle inceler, dedem olduğu için içten içe gururlanır, gururlandıkça da onun jandarma onbaşısı olduğu günleri sanki görmüşüm gibi hayal eder, hayallerime kahraman yapar, bazen kucağına oturup bembeyaz olmuş sakallarını hafif hafif sıvazlardım. (Sahiden öyle mi yapardım acaba? Bu anılar o kadar kalın pusların arasındaydı ki net olarak çıkaramıyordum.) Kırlangıçlardan biri tekrar gelip civcivler vıcırdaşmaya başlayınca, hayallerim hafif rüzgâr almış tül perdeler gibi sallandı, kayboldu.

“Babam bir harar tahta kırığı doldurup Adanalı Hatiç ablaya gönderdi,” dedim. “İyi etmiş…” “Babam Adanalı Hatiç ablayı çok seviyor hatınana,” dedim. “Kocası İsmail amcayı da çok seviyor.” “Sevsin yavrum,” dedi babaannem, “onlar iyi insanlar. Bak sana bir şey anlatayım da iyi belle, unutma! Adanalı Hatiç’le ben özbeöz teyze çocuklarıyız. Ben dedenle evlenince (harpten sonra Suriye’de kalmış) beş altı sene Deyr uz Zur’da kaldık. Deden Urfa’nın Suruç ilçesindenmiş. Sultan Hamid bunları zorla Deyr uz Zur’a götürmüş, müteahhitlik yaptırmış. Hastane yapmışlar, mektep yapmışlar, hükümet binası yapmışlar… Sonra da orada kalmışlar. Sülalesine Tahtasızlar derler. Deden, eniştesi Yüzbaşı Fettah Efendi’nin hatırına kolay bir askerlik yapmak için Maraş’a gelmiş(miş), buradayken evlendik. Evlendikten sonra beni, ‘Bağa göçüyoruz,’ diye kandırdı, 22 gün yolculuktan sonra Deyr uz Zur’a götürdü. Ben o zaman o kadar gencim ki, cahillik işte, ‘Bu nasıl bağmış,’ diyorum, ‘gitmekle varamıyoruz.’ Oraya yerleştik. Ben orada Arapça öğrendim, baban Mustafa’yla halan Zekiye orda doğdu. Ama ben memleket hasretine dayanamadım. Sararıp solmaya başlayınca ailenin büyükleri, Mehmet dedene, ‘Muhammed oğlum, bu kadın burada hastalanıp ölecek, en iyisi sen Maraş’a git,’ dediler. Biz göçü yükledik, Maraş’a geldik. Fettah Efendi’nin yardımı ile deden onbaşı olarak askeriyeye girdi.” Babaannem kurabiyemi bitirdiğimi görünce: “Dut toplayayım mı?” diye sordu. “Yok hatınana,” dedim. “Sonra n’oldu?”

“Bak sana Adanalı Hatiç’i anlatacağım… İyi dinle! Biz Maraş’a yerleştik. Baban Türkçe bilmiyor… Halan iki yaşında, baban da dört yaşında ancak var… Bir gün Adanalı Hatiç’e gezmeye gittim. Kucağımda Zekiye halan var, babanın da elinden tuttum, Acemli’deki evlerine gittik. Konuştuk falan… Neyse babanın karnı acıkmış, başladı ağlayıp vızıldamaya. Adanalı Hatiç, Arapça bilmediğinden ne dediğini anlayamıyor, ama babanı çok sevdiği için Türkçe, ‘Ne istiyorsun yavrum, gadasını aldığım,’ deyip duruyordu. Baban da Arapça, ‘Bakla aynak!’ yani, ‘Gözünü çıkartırım ha!’ deyip duruyordu. Bir iki defa böyle dedikten sonra parmağını Hatiç’in gözüne sokmasın mı? ‘Eyvah,’ dedim ama kadının bir gözü kan içinde kaldı, görmez oldu. Çok utandım, çok suçlandım ama kaç para? Kadıncağızın gözü kör oldu. Ama yavrum, buna rağmen Adanalı Hatiç, babanı o kadar çok sever ki, kendi çocuklarından daha çok sever desem yalan olmaz. Baban da bana ne kadar hürmet ederse Hatiç’e de öyle hürmet eder. Tahta kırığı gönderir, tarlada buğdayları biçtirdiğinde evvela Hatiç’in zahrasını gönderir. Gönderecek tabi yavrum. Adanalı Hatiç’e ne yapsa hakkını ödeşemez!” Babaannem, küçük Mustafa’nın göz çıkarma olayını anlatırken, yuvadaki kırlangıçlar (çok iyi anımsıyorum) hiç cikirdemediler. Bizi mi dinledilerdi acaba? Adanalı Hatiç’i tam anlamıyla öğrenmiş olarak oradan ayrıldım. Hızara girerken hamalımız Tinton Ahmet de geldi. “Tamam Mustafa,” dedi, “ahırlarına boşalttım, geldim. Sana da çok selamı var. Göresim geldi, bir gün gelsin de göreyim, diyor.”

Babam güldü: “Bu hafta işim sıkı da haftaya gideyim,” dedi. Sonra iki çıtçıtlı kırmızı cüzdanından hamaliye ücreti olarak bir demir iki buçuk lira verdi. Öyle bir işin hamaliyesi bir buçuk lirayken iki buçuk lira alan Tinton Ahmet, zeybek oynar gibi yarım dönüp dizinin birini yere vurdu, Mustafa Kemal Paşa’yla Yunan’ı denize döktükleri zamanlardaki gibi keyiflenerek: “Hey gidinin efesi, efesi, efelerin efesi” Diye Yörük Ali Efe’yi anlatan türkünün nakaratını söylemeye başladı. Bazen de bu nakaratı, başka hiçbir yerde duymadığım şekilde söylerdi: “Tabancamın demiri, Teslim olmam, ölüm Allahın emri.” Babam, böyle zamanlarda Tinton Ahmet’in bu kadar keyiflenmesine memnun olur, bazen bıyık altından bazen de sesli olarak gülerdi. Tinton Ahmet böyle bir para aldığı zaman hemen eve gider, evin eksiği neyse siparişini alır, bakkala koşardı. Babamla Hamza Çavuş da gülerlerdi onun telaşına. Bu defa da öyle yaptı. Karısı okuyuculuk yapardı Tinton Ahmet’in. Okuyuculuk deyince biraz duracaksınız. Her kadının kârı değildir bu işi yapmak. Bakın nasıl olurdu bu iş:

 

Önceki ve Sonraki Yazılar