Siyasi ve Dini Boyutuyla Ermeni Toplumu

Siyasi ve Dini Boyutuyla Ermeni Toplumu
Başkanlığını Dr.Faruk Atlı’nın yaptığı Türkocağı Kahramanmaraş Şubesi, geçtiğimiz Salı günü yine önemli bir konferansa imza attı,

Başkanlığını Dr.Faruk Atlı’nın yaptığı Türkocağı Kahramanmaraş Şubesi, geçtiğimiz Salı günü yine önemli bir konferansa imza attı,  dünyanın ve ülkenin gündeminde bulunan Ermeni meselesi bir kere daha gündeme geldi.

Ticaret Borsasında gerçekleşene toplantının açılış konuşmasını yapan Başkan Dr.Faruk Atlı, artan ilgi sebebiyle borsa toplantı salonunu seçtiklerini söyledi.

Türkoğlu Fizik Tedavi Merkezi çalışanlarından tarihçi Mustafa Dayanıklı’nın “Ermeni meselesinin Uluslararası arenada tartışılması ve tehcir”, KSÜ Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Öğretim Elamanı Erhan Alpaslan’ın “Siyasi etnik ve dini boyutlarıyla Ermeni toplumu” ile M.Sıtkı Bilgin’in “Ermeni açılımı” konulu konferansı büyük ilgi gördü.

İlk konuşmacı olan Erhan Alpaslan, Anadolu ve Kafkasların eski halklarından biri olan Ermeni halkının tarihi yaklaşık üç bin yıllık bir zamanı kapsar. Ermeniler, beşinci-altıncı yüzyıldan itibaren tarihi kaynaklarda yer almış, İran, Suriye ve Anadolu'nun doğu bölgesinde dağınık olarak yaşayan bir halk olduğunu söyledi.

turkocagi.jpg

Alpaslan; Ermenilerin etnik menşei konusunda değişik teoriler ortaya atılmakla birlikte özellikle Ermeni tarihçiler tarafından savunulan teoriye göre Ermeniler Frigler'e mensup olup Balkan kökenli olduğunu iddia etti; “Bu görüşe göre Ermenilerin, büyük bir ihtimalle Trakya’dan MÖ VI. yüzyıl sonlarında Anadolu’ya gelmiş ve Urartu ülkesine yerleşmiş, Trak-Frig kabileleri karışımı bir millet olduğu ileri sürülmektedir. Ermenilerin Doğu Anadolu ve Kafkaslara Trakya bölgesinden yaklaşık milattan önce 1200’lerde geldiği rivayet edilir. Her ne kadar varlığı Ermeniler tarafından iddia edilse de, milattan önce dokuz ila altıncı yüzyıllar arasında bu bölgeye hâkim olan Urartu medeniyeti ile Ermeni toplumu arasında tarihsel bir bağ olduğu kanıtlanamamıştır.

Fakat bu teori kabul görmekle birlikte kesin olarak kanıtlanmamış ve bundan başka görüşler de ortaya atılmıştır. Bu görüşlere göre; Ermeniler Sami ırkından olup Hıristiyan'dırlar. Yahudilerle birlikte Hitit soyundan gelmişlerdir.Hindu, Afgan, Asurî ve Türk ırklarının karışımından oluşmuşlardır.Ayrıca Ermenilerin Orta Asya yaylalarından gelen Aryen boyları ile Mezopotamya'dan kuzeye çıkan Sami ırkından olan aşiretlerin karışımıdır şeklinde de görüşler ileri sürülmüştür.

Ermeni adı Armania olarak genellikle coğrafi bir terim olarak kullanılmakla birlikte bir insan topluluğunun adı olarak 'Ermeni adına ilk defa M.Ö.521'de Pers Kralı Darius'un Behistun yazıtında Ermenileri Yendim ifadesi ile rastlanmaktadır' Tarihleri tamamen efsanelere dayalıdır. Nitekim Ermeni tarihçisi Karakaşyan; "Ermenilerin geçmişi hakkında tarih ya da salname sayılabilecek bilgiler yoktur" der. Vatan olduğunu iddia ettikleri topraklar hiçbir dönemde onların hâkimiyetleri altında olmamıştır.

Ermeni efsanelerine göre, Ermeniler kendilerini Nuh Peygamberin soyundan gelen bir halk olarak nitelendirirler. Tektanrılı dinlerin ortak söylemine göre Nuh Peygamberin Büyük Tufan’da hayatta kalabilmek için tasarladığı gemi tufanın ardından Ağrı Dağı’nda karaya oturmuştur. Bu nedenle Ağrı Dağı ve civarı Ermeniler tarafından ‘medeniyetin beşiği’ olarak adlandırılır; zira Ermenilere göre insan nesli dünyaya bu bölgeden yayılmıştır.

Beşinci yüzyıl Ermeni tarihçilerinden Moses Khorenatsi ilk kez Ermenilerin Nuh peygamberin oğlu Yafes’in neslinden gelen Hayk’ın oğulları olduğunu iddia etmiştir. Bu efsaneye dayanarak Ermeniler bugün bile kendilerine ‘Hay’, ülkelerine ise ‘Hayastan’ adını verirler. Ancak tüm bu tarihsel anlatı bilimsel değil efsanelere dayalı mitolojik bir anlatıdır” dedi.

ERMENİLERİN YAŞADIKLARI BUGÜNKÜ COĞRAFYA

Ermeni tarihçisi Kapançyan'a göre ise ; "Ermenilerin ilk vatanı Hayasa olmuştur. Hayasa, bugünkü Fırat, Çoruh ve Aras Nehirlerinin akış istikametindeki toprakları kapsamaktadır. Fakat Heredot, Evdoks gibi tarihçiler Ermenilerin bu topraklara dışarıdan geldiklerini yazdıklarını savunan Alpaslan, uzun konuşmasını şu cümlelerle bitirdi; “Kaynaklar ve belgeler Ermenilerin vatan saydıkları Fırat, Çoruh ve Aras Vadisi'ne, tıpkı Kimmerler gibi, İskitler gibi, Hurriler gibi, Saklar gibi sonradan gelip yerleştiğini yazmaktadır.

turkocagi1.jpg

Ermeniler bu günkü yaşadıkları coğrafyaya ilk geldiklerinde Erivan, Gökçegöl, Nahçivan Rumiye Gölü kuzeyi ve Maku bölgesine yerleştiler. Daha sonraları, bölgeye hâkim olan devletlerin iskân politikaları, baskıları, kendi içlerindeki ekonomik sebeplerden dolayı Kafkasya, Doğu Anadolu ve Kilikya bölgelerine yayılmışlardır. Ermeniler bu bölgeye geldikleri tarihlerden başka devletlere bağlı olarak veya yarı bağımsız bir şekilde yaşamışlardır. Ermeniler bölgede ortaya çıkan otorite boşluklarından ve mücadelelerden yararlanarak kısa ömürlü de olsa küçük krallık ve prenslikler kurmayı başarmışlardır. Bunların en önemlileri Bagrat hanedanı tarafından kurulan Ani Krallığı ve Ardzuruni hanedanı tarafından Van Gölü'nün doğusunda kurulan Vaspurakan Krallığı'dır. Fakat bu devletler çok kısa ömürlü olmuş veya başka devletlerin hâkimiyetinde varlıklarını devam ettirmişlerdir. Ermenilere ve Ermenilerin yaşadıkları bölgelere başka devletler hâkim olmuşlardır.

Batılı kaynaklara göre ‘Ermeni/Ermenistan’ kelimelerinin kökeni olan ‘Armen’ kelimesi eski Pers dilinde ‘yukarı ülke’ anlamına gelmektedir. Kısacası, tarihçiler ve antropologlar Ermenilerin yaşadıkları bölgeye atfen isimlendirildiklerini kabul etmektedirler.

Genel olarak, Ermeniler çeşitli bölgesel krallıklara bölünmüş halde ve çoğunlukla yabancı hâkimiyeti altında yaşamışlardır. Bağımsız bir devlet olarak Ermenistan ilk defa milattan önce yedinci yüzyılda Medlerin Asur İmparatorluğunu yıkmasının ardından doğan kargaşa ortamında Birinci Tigran döneminde ortaya çıkmıştır. Ancak barış dönemi zayıf ve silik şahsiyetli kralların başa geçmesi ile sona ermiş ve krallık bağımsızlığını Pers hâkimiyetini kabul etmek ve Pers İmparatoruna vergi ödemek suretiyle yitirmiştir. Hayk sülalesi sona ermiş, Ermeni kralları bizzat Pers İmparatoru tarafından atanmaya başlamıştır.

Pers hâkimiyeti, Ermeniler tarafından en büyük krallardan biri olarak kabul edilen Büyük Tigran dönemine kadar sürmüştür. Tigran yaklaşık otuz yıl süren krallığı boyunca Ermenistan’ın sınırlarını genişletmiştir. Ancak Roma ve Pers istilası bu ilerlemeyi durdurmuştur. Milattan önce 69 yılında Romalı General Lucullus Ermenistan’a girmiş ve başkent Tigranakert’i kuşatmıştır. Bu iki saldırgan güç karşısında dayanamayan Ermeni krallığı bağımsızlığını tekrar kaybetmiş, hatta bununla da kalmayarak Roma ve Pers İmparatorlukları tarafından paylaşılarak varlığına son verilmiştir.

Dini inanış olarak Ermeniler bölge halkları ile benzerlikler göstermektedirler. Önceleri İranlıların da etkisi ile doğa varlıkları ve doğa olaylarına inanmışlardır. Daha sonra Hıristiyanlığın bölgede yayılmaya başlaması ile birlikte Ermeniler de bu dini benimsemeye başlamışlardır.

Milattan sonra üçüncü yüzyılın sonlarına doğru Hıristiyanlık Ermenilerin yaşadığı bölgelerde yayılmış ve bölgede ilk gizli Hıristiyan cemaatleri görülmeye başlanmıştır. 4y.y.dan itibaren Hıristiyanlık kesin olarak Ermenistan da etkin bir din haline gelmiştir.Nitekim devlet dini olarak Hıristiyanlığı ilk kabul eden millet de Ermenilerdir. Ermeniler Hıristiyanlığı ilk kabul ettikleri dönemlerde Gregoiren mezhebini benimsemişlerdir. Fakat daha sonraları Avrupalı misyonerlerin faaliyetleri sonucu mezhepsel ayrılıklar ortaya çıkmıştır. Bu ayrılıkların ortaya nedenleri dinsel olmaktan çok siyasal ve ekonomiktir. 

Bazı Ermeni tarihçileri milattan önce 301 yılında Ermeni Kralı Dırtad’ın, Ermenistan’ın ilk patriği Aziz Gregor tarafından vaftiz edilmesinin ardından Hıristiyanlığı Ermenistan’ın resmi dini olarak ilan ettiğini belirtmektedirler. Ancak Batılı tarihçiler Ermenistan’ın Hıristiyan bir devlet olarak ortaya çıkışının daha geç bir tarihte, ancak Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu dâhilinde serbest bırakıldığı 313 yılından sonra olabileceğini dile getirmektedirler. Yine de, Ermeniler kendi Hıristiyan mezheplerini Aziz Gregor’a atfen Gregoryen olarak nitelendirirler. Ermenilerin Hıristiyanlaşmasından yaklaşık bir yüzyıl sonra Aziz Mesrob tarafından ilk Ermeni alfabesi tasarlanmıştır. Aziz Mesrob daha sonra 434 yılında İncil’i ilk kez Ermeniceye çevirecektir.

Ermeni dilinin kökeni kesin olarak bilinmemektedir. Fakat bu dilin Asurîlerin, Partların, İranlıların ve Yunanlıların etkisi altında geliştiğine dair görüşler vardır. Bölgenin birçok farklı devletin siyasi otoritesinin altında ve birçok farklı kültürün etkisinde bulunduğu göz önüne alınırsa bu görüşler büyük ölçüde bilimselliğe yakındır. Ermeni Dili 6.y.y’dan itibaren edebi bir dil olmaya başlamış, 18y.y.da Avrupa klasiklerinin de Ermenice ye çevrilmesi ile ivme kazanmış ve gelişmiştir.

Ermenistan, İskit, Kimmer, Karduk, Asur, Med ve Pers istilalarından sonra Pompeus zamanında MÖ 66’da Roma topraklarına katılmıştır. Coğrafi olarak kavimler arasında bir geçiş bölgesi olan Ermenilerin yaşadığı topraklar, o dönemlerde genel olarak Sasaniler ile Romalılar arasında uzun mücadelelerin yaşanmasına sebep olmuş ve ülkenin doğusu Sasanilerde, batısı da Bizanslılarda kalmıştır.

Roma İmparatorluğunun ikiye ayrılmasından sonra Ermenistan bu kez Bizans ve Sasani İmparatorlukları tarafından paylaşılmıştır. Bu paylaşım yedinci yüzyılda İran’da hüküm süren Sasani İmparatorluğunun Araplar tarafından yıkılması ile sona ermiştir.

Ermenistan’ın Araplar tarafından ilk kez ele geçirilmesi ise 640 yılındadır. 652 yılında yapılan barış antlaşması ile Ermenilere din özgürlüğü getirilmiştir. Arap hâkimiyeti 882 yılında Ashot I’in Halife’nin hâkimiyetini tanıması koşulu ile Ermenistan Kralı olarak ilan edilmesi ile sona ermiştir. Ancak yine de, Araplar bölgeyi kontrolleri altında tutmaya devam etmişlerdir. Ermenistan ise bağımsız değil, ancak Halife’ye bağlı bir devlet olarak varlığını sürdürebilmiştir.

X. yüzyılda ise Bizanslılar tekrar Ermenilerin yaşadığı topraklara hâkim olmuşlardır. I. Haçlı Seferi sonrasında Klikya bölgedeki Ermeniler bir krallık kurmayı başarmışlar, bu Krallık 1375 yılında Memluklular tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Yeni bin yılın başlamasının hemen ardından Selçuk orduları Ermenistan sınırlarında görülmeye başlamışlardır. 1047 yılından itibaren Ermeni şehirleri birbiri ardına Türk kontrolüne girmiş; ancak Türklerin tüm Ermenistan’ı hâkimiyetleri altına almaları ancak 1071’de yapılan Malazgirt Savaşından sonra gerçekleşebilmiştir. İki yüzyıl sonra, Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılması ve özellikle Moğol işgali nedeniyle, 1231’den itibaren Ermenistan Moğol hâkimiyetine girmiştir.14. yüzyıldan itibaren bölgedeki Moğol hâkimiyetinin zayıflamasının ardından çeşitli Türkmen boyları Ermenistan bölgesini kontrolleri altında tutmuşlardır.

11. yüzyılın başlarındaki Selçuklu akınları bir grup Ermeninin Toros ve Amanos dağları arasında kalan Kilikya bölgesine doğru göç etmelerine neden olmuştur. Ancak Ermenilerin çoğunluğu yine Doğu Anadolu ve Kafkasya bölgesinde kalmışlardır. 1080 yılında Ermeni Prens Ruben bölgedeki Rum ve Ermeni prensleri sindirerek kendi hâkimiyetini kurmuştur. Ruben’in kurduğu ve ona atfen Rubenidler olarak adlandırılan bu sülale yaklaşık 300 yıl boyunca bölgenin hâkimiyetini ellerinde tutmuşlardır. Aslında Kilikya bölgesinde kurulan bu krallık özünde bir Ermeni krallığı değildir; ancak yöneticileri Ermeni kökenli olduğu için Kilikya Ermeni Krallığı olarak adlandırılır. Kilikya Ermeni Krallığı özellikle Haçlı Seferleri sırasında önemli rol oynamış ve Haçlı orduları için önemli bir üs olmuştur. Bölgede Memlük İmparatorluğunun yükselmesi ile giderek zayıflayan krallık 1393 yılında Memlüklüler tarafından yıkılmıştır.

Görüldüğü üzere 1071’den sonra, Ermenilerin yaşadıkları yerler, önce Selçukluların sonra sırasıyla Harezmişahların, İlhanlıların, Timurluların, Karakoyunluların, Akkoyunluların ve kısmen de Safevilerin yönetimine girmiştir. Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Süleyman dönemlerin Osmanlılar bölgeyi fethetmişler, Doğu Anadolu’yu Safevîlerden, Çukurova’yı da Memluklulardan almışlardır.

Ermeniler Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarından itibaren Osmanlı topraklarının büyük bir kısmına dağılmış şekilde yaşıyorlardı.Osmanlı-Ermeni ilişkileri 1453 yılında İstanbul’un fethi ve hemen sonrasında Ermeni Patrikliği’nin kurulması ile başlatılsa da, iki toplum arasındaki ilişkiler en az bir yüzyıl öncesine dayanır. Osmanlılar 1326 yılında Bursa’yı fethettiklerinde burada önemli bir Ermeni nüfusu ile karşılaşmışlardır. Özellikle el sanatlarında uzmanlaşmış olan bu nüfus Osmanlı Sultanları tarafından el üstünde tutulmuştur. Hatta Edirne İmparatorluğun yeni başkenti olduğunda Bursa’dan pek çok Ermeni iskân edilerek şehrin ekonomik hayatı canlandırılmaya çalışılmıştır.

1453 yılında İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesiyle Anadolu’dan pek çok Ermeni aile İstanbul’a getirtilerek iskân edilmiş ve şehirde güçlü bir ekonomi tesis edilmeye çalışılmıştır. 1461 yılında Trabzon seferinden dönüşünde Fatih Sultan Mehmet Bursa’ya uğrayarak Bursa Ermenilerinin dini lideri Hovakim’i İstanbul’da bir Ermeni Patrikliği kurması için beraberinde götürmüştür. İlber Ortaylı, Fatih’in bu kararının son derece stratejik bir karar olduğunu, kendisinin bu kararla İstanbul’da hâlihazırda var olan Hıristiyan Rum nüfusunu başka bir Hıristiyan nüfus ile, yani Ermenilerle, dengelemeyi amaçladığını yazmaktadır. Böylelikle Ermeniler Osmanlı İmparatorluğunun yönetimi altındaki İstanbul’da bir Patriklik açmışlardır.

1473 yılında, Doğu Anadolu’daki Akkoyunlu devletinin Osmanlılara yenilmesinin ardından eski Ermeni başkenti Ani’nin de aralarında bulunduğu pek çok Ermeni kenti Osmanlı hâkimiyetine geçmiştir. Özellikle İstanbul’un Ermeniler için bir dini merkez olmasından sonra kendi ülkelerindeki iç karışıklıklar nedeniyle hayatlarından endişe eden pek çok Ermeni daha huzurlu bir hayat için İstanbul’a göç etmeye başlamışlardır.

1514 yılında Yavuz Sultan Selim Safevi İmparatorluğunu yenmiş ve Ermenistan’ın batı ve güney kesimlerini hâkimiyeti altına almıştır. Özellikle Tebriz’de yaşayan Ermeni zanaatkârlar ve aileleri İstanbul’da iskân edilmeye başlanmıştır. 1516 yılında Kudüs’ün Osmanlı hâkimiyetine girmesinin ardından Kudüs Ermeni Patrikliğine daha Halife Ömer zamanında verilmiş olan dini işlerinde özerklik yetkisi yeniden garanti altına alınmıştır. 1534 yılında ise Kanuni Sultan Süleyman’ın İran seferi ile önemli ölçüde Ermeni nüfus barındıran Van, Erivan ve Nahçıvan da Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Babası gibi Kanuni Sultan Süleyman da bölgedeki en usta zanaatkârları beraberinde İstanbul’a getirerek iskân etmiştir.

Bu sıralarda Ermeniler Osmanlı idari yapısı içerisinde de yer almaya başlamışlardır. Nitekim bazı Osmanlı tarihçileri 1581 yılında III. Murat tarafından Sadrazamlığa getirilen Doğancıbaşı Mehmet Paşa’nın Ermeni kökenli olduğunu söylemektedir.

17. yüzyılın ortalarında Güney Kafkasya bir kez daha Osmanlılar ve Safeviler tarafından 1639 yılında yapılan Kasr-ı Şirin antlaşması ile paylaşılmıştır. Bu tarihten on dokuzuncu yüzyıla kadar Ermeniler bu iki imparatorluğa bağlı olarak yaşamışlardır.

Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan Ermeniler İmparatorluğun kültürüne büyük katkılarda bulunmuşlardır. Ermeni zanaatkârları İmparatorluğun belli başlı şehirlerinin ekonomilerine katkıda bulunmakla kalmamıştır; aynı zamanda Ermeni ailelerine darphane ve baruthane gibi Osmanlı ekonomisi ve ordusu için son derece önemli olan iki teşkilatın sorumluluğu verilmiştir. Özellikle İstanbul, Bursa, Tokat, Kayseri, Ankara, Erzurum, Nahçivan ve Erivan gibi kentlerde Ermeni tüccar ve zanaatkârlar ciddi bir ekonomik gücü ellerinde bulundurmuşlardır.

Ayrıca Ermeni sanatkârlar Osmanlı musiki ve mimarisine önemli katkı sağlamışlardır. Örneğin,  Ermeni müzik bilimcisi Hamparsum Limoncuyan’ın icat ettiği nota sistemi olmadan İsmail Dede Efendi’nin de aralarında bulunduğu birçok Osmanlı bestekârının eserlerinin günümüze ulaşması imkânsız olurdu. Ayrıca Tatyos Efendi ve Bimençe gibi Ermeni bestekârların Türk musikisine katkıların da unutulmamalıdır. Mimari alanında, on dokuzuncu yüzyıl genel olarak Ermeni mimarların eserlerinin doruk noktasına ulaştığı bir yüzyıl olmuştur. Özellikle Balyan ailesinin çalışmaları dikkat çekicidir. Dolmabahçe ve Beylerbeyi saraylarının yanı sıra Boğaz’ı süsleyen camilerin bir kısmı da bu aile tarafından tasarlanmıştır.

Osmanlı Ermenileri bürokraside de kilit noktalara gelmeye başlamıştır. Özellikle on dokuzuncu yüzyılda 29 Ermeni’ye Paşa rütbesi tevcih edilmiş, 22 Ermeni de Bakan olarak atanmıştır. Bakan olarak atananlar arasında Dışişleri, Maliye, Ticaret ve Posta Nazırı olarak atananlar mevcuttur. Bunların yanı sıra özellikle ziraat ve nüfus işleri ile ilgilenen devlet dairelerinde de pek çok Ermeni bürokrat görülmektedir. Ayrıca aynı yüzyılda Ermenilerden 33 Milletvekili, 7 büyükelçi, 11 başkonsolos ve konsolos, 11 üniversite profesörü ve 41 yüksek rütbeli bürokrat vardır.

18y.y. sonlarına kadar Ermenilerin mevcut siyasi otoriteyle ters düşmeleri veya çatışmaları söz konusu olmamıştır. Daha ziyade kendi arlarında mezhepsel nedenlerden dolayı çatışmışlar ve ayrılıklar göstermişlerdir.Fakat 18.y.y sonları ve 19.y.y dan itibaren değişik sebeplerle Ermeniler arasında devlete karşı kıpırdanmalar başlamıştır. Bu tarihlerde sonraki bir asır boyunca Avrupa - Osmanlı ilişkilerine damgasını vuracak ve belirleyici bir faktör olacak olan Ermeni Sorunun temelleri atılmıştır.

Kısacası Osmanlı idaresi Ermenilere huzur ve refah getirmiştir. Ancak bu ilişkiler on dokuzuncu yüzyılda önce gerilmeye daha sonra da tamamen kopmaya başlamıştır.Sonuçta Osmanlı Devletinin bir iç sorunu olarak ortaya çıkan bu mesele Batılı emperyalist devletlerin uyguladıkları politikalarla bir uluslar arası soruna dönüştürülmüştür” diye konuştu.

TOPLANTININ MÜDAVİMLERİ YİNE ORDAYDI

Türkoğcağı’nın geleneksel hale getirdiği mutad Salı toplantılarına yine her zamanki gibi müdavimler arasında; Ecz.Bahtiyar Murat Aras, Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Ali Kalkan, Kahramanmaraş Kültür-Sanat Derneği Başkanı Abdulhakim Eren, Avukat Kemal Yavuz ve Av.Rifat Bülbül yanında çok sayıda izleyici gurubu katıldı.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.