PUSLU ANILAR ÇİÇEKÇİSİ

.

Dişinin her kovuğunda üç beş insan leşi bulunacak kadar büyük devlerin, tilki gibi kurnaz Keloğlanların, hamamlardaki koncolozların; daha bilmem hangi masalsı kahramanların anlatıldığı bir geceden sonra; sanki bu masalların ruhumda iz bırakan, beni bazen devleştiren, bazen Keloğlan’laştıran, bazen başka masallardaki padişahın en küçük kızına âşık eden öykülerin birer özetiymiş gibi olan düşlerimi süsleyen kahramanların etkisinden kurtulduğumda uyanmış olurdum. Kendimi yer yatağımda bulur, diğer kardeşlerimin uyanıp uyanmadıklarına bakar, onlar uyanmışlarsa ben de zıplayarak kalkardım. En son ben kalkmışsam anam döşeğimi (tekrar yatmayayım diye) çarçabuk ikiye katlar, yerden bir metre kadar yükseklikteki yüklüğe biraz özene bezene, biraz da köşelerini sıkıştıra sıkıştıra yerleştirir, sonra da köşeleri ve kanarları işlemeli, yukarılarda bir yerde mavi, sarı, yeşil ipliklerde işlenmiş, birbirine bakan iki kuş motifinin olduğu perdelerini çekerdi. Yüklüğün perdeleri çekildikten sonra yatak odamızın görünüşü değişir, dahası biraz büyür, birdenbire oturma odası olurdu. İlk misafirde de misafir odası… Ahır, samanlık, çamaşırhane gibi eklentilerin olduğu alt katı saymazsak, üç odalı, iki bölmeçli konak yavrusu evimiz, iki oda büyümüş gibi olurdu.
Ellili yıllarda şu bildiğimiz siyah çay, bir kedi sessizliğiyle yavaş yavaş hayatımıza girmeye başlamıştı. Onunla beraber de toz şeker… Babamın gülerek anlattığı önceki yıllarda, siyah çay dede evimizde, ilaç olarak bulunurmuş. Karnı sancılanan komşular gelip bir demlik çay isterlermiş. Babaannem, yumruk büyüklüğündeki polat şekerinden çekiçle bir iki parça kırarak çayın yanında verirmiş; hasta da, demlenen çayı “bismillah” diyerek, şifa niyetine içermiş. Karın ağrısı geçip de sağlığına kavuşanlar, çayın ne kadar şifalı bir ilaç olduğunu ballandıra ballandıra sağda solda anlatırlarmış. İşte bu tılsımlı bitki, ellili yıllardan sonra mutfaklarımıza girmeye başlamıştı. Biz çocuklar çayla kahvaltı istiyorduk; anamızsa, insanları tok tutan taneli çorbalardan içmemizde direniyordu. O yıllarda bizim evimizde haftada üç gün çorba, dört gün çaylı kahvaltı yapılmaya başlanmıştı. Çorbalar giderek azalmakta, çaylı kahvaltılar çoğalmaktaydı. Çaylı kahvaltı ile çorbanın yarışı birkaç yıl daha süreceğe benziyordu. Kimin galip geleceğini ne anamız, ne biz bilemiyorduk. Zaman ilerledikçe, yarışı kimin kazandığı belli olacak, kaybeden de belki bir daha toparlanamayacaktı. O gün çaylı kahvaltı vardı… Sevinerek sofraya oturdum. Biz yedi kardeşiz ama o yıllarda altı kardeştik henüz. Belki yedi… Çok iyi biliyorum, Günsel henüz doğmamıştı sanki. Aysel üç dört yaşında ancak vardı. Var mıydı acaba? Reşit sekiz yaşlarındaydı galiba. Hatice daha büyük… Artık ev işlerine özeniyor, anama yardım etmeye çalışıyor, sözgelimi çalı süpürgesiyle avluyu süpürüyor, süpürürken çıkan tozların arasında kendi de kayboluyor, sadece püskül gibi iki yanından sarkan ve sallanan belikleri görülüyor, varlığı yokluğu bir an unutuluyor, 
sonra masallarda olduğu gibi birden ortaya çıkıyor, ya benim pantolonumu ya öteki abilerinin gömleklerini getirerek giyinmemize yardımcı oluyor, bizim yanımızda da kıymeti arttıkça artıyordu. Padişahın en küçük kızı gibi kendini sevdiriyordu. Abdurrahman’la ben ikiz gibi büyüdük. O benden küçüktü ama kemikliydi; ben yaşta gibi görünürdü. Ben de bir buçuk yaş büyüktüm ama zayıftım. Görenlerin pek çoğu ikiz olduğumuzu sanırdı. Fettah abim benden bir buçuk yaş büyüktü, uzun boylu olacağı o zamandan belliydi. Kocaman ayakları vardı. Aramızdaki bir buçuk yıllık (dolayısıyla Abdurrahman’la üç yıllık) farkı o yaşında bile korur, abiliğini hissettirir, bizi korur kollardı. Üstten kulplu kocaman bir çaydanlığımız vardı. Üç dört tane ince belli çay bardağı, iki üç tane de su bardağı büyüklüğünde, yuvarlağımsı, tam ortasında yarım santim ara ile iki ince çizgi olan büyük bardaklar vardı. Bu büyük bardakları kim kaparsa onlarla onlar içerdi. Biz de bir sonraki kahvaltılarda bu bardaklardan birini kapmak için şimdiden kendimizi hazırlar, bir iki gün sonranın çaylı kahvaltısını dört gözle beklerdik. O yıllarda, yeni yeni bakkallara misafir olan toz şekerle anacığım iki üç çeşit reçel yapmıştı. Bu reçelleri; Maraş peynirinin yanı sıra, biraz da idare etmemizi öğütleyerek, kocaman bir siniden ibaret yer soframıza koyar, sıcak çayla elimizi ayağımızı yakmamamızı, dikkatli olmamız gerektiğini bazen alıç dikeni gibi sert, bazen kadife gibi yumuşak bir şekilde defalarca ihtar eder; çoğu zaman da “Yavrum mis gibi çorba dururken bu çayda ne buluyorsunuz?” demeyi de ihmal etmezdi. Reçel, peynir, çizikli yeşil zeytinden ve somun ekmeğinden oluşan kahvaltımızı mızmızlanmadan; mızmızlanmak ne, kapışa kapışa yapardık. Bir defasında neye küstümse küstüm, kahvaltı yapmadım. Bir saat sonra acıktığımda anacığım bana kahvaltı vermemiş, “Bu kadar işin arasında her acıkana kahvaltı veremem, kahvaltı hazır olduğunda yiyecektin,” demişti de ben öğleye kadar sancılanmıştım. Bir daha da yemeğe küsmedim! Bugün de öyle yaptık. İştahla kahvaltıya daldık. Çatalını kaşığını yalayana, çayını dökene, ağzını şapırdatana anacığım kızar, sert bir ses tonuyla, belki hafif bir kulak kıvırma ile bir daha yapmayacak hâle getirirdi. Azarlardı bizi ama kulağımızı da çeker miydi acaba? Tokatladığı da olur muydu? Ayağının altından cennet çiçeklerinin kokusu gelen anacığım bizi terbiye etmek için her yola başvururdu. Bu konudaki anılarım, pusların arkasında gibiydi. Kulağımızı çekip çekmediğini net olarak anımsayamıyorum. Çocukluğumda da olsa, (kulağım çekilmişse) kulağımın çekildiğini sizlerle paylaşır mıydım acaba? Sanırım o kadarcık Melamîlik vardır bende. Aradan uzun mu uzun yıllar geçip, ‘Bir varmış, bir yokmuş…’lu masalların Kafdağı’nın arkasında yitip gittiği, saçlarımın çoğunun ağardığı şu yıllarda ben bunları yazarken, kimi anılarımı net olarak anımsamakta zorlandığımı duyumsuyorum. Ama yine de, o sisli puslu anılarımı okuyucularımla paylaşmaya, onlara da kendi anılarını zamanı geldikçe belleklerinden çıkarmalarının ne kadar gerekli ve ne kadar güzel bir mutluluk olduğu duygusunu aşılamaya çalışacağım. Anıların üzerinden uzun yıllar geçti mi puslanıyor, anımsamakta güçlük çekiyor insan. Anı denilen şeyin, arada bir bulunduğu yerden çıkartılıp sisi pusu temizlenmeli, tozu alınmalı; bir demet çiçek gibi eşe dosta ikram edilmelidir bence.
Çaylı kahvaltı ile çorbanın uzun yıllar süren inatlaşması sonunda, padişahın en çok sevilen, en küçük kızının dediği olduğu gibi, biz çocukların da dediğimiz oldu, ben on dört yaşıma geldiğimde çorbalar neredeyse sabah sofralarında görülmez oldular. Dahası, akşamları bile içmez olduk. O mis gibi tereyağlı çorbalar artık Kafdağı’nın ardında bir yerlerdeydi. Kimi zaman sert bir rüzgâr estiğinde mangal etrafında ısındığımızı anımsar, havada tereyağlı bir mercimek çorbası kokusunu (veya pancar saplarıyla yapılmış, sumakla ekşitilmiş çorbanın kokusunu) duyar gibi olurum. Ya da bana öyle gelir. Kafdağı’nın ardından çorba kokusu gelir mi ki, diye düşündüğüm de olurdu. Şimdi diyorum ki, o koku, değil Kafdağı’nın ardından, uzayın derinliklerinden bile gelip beni bulur, yalpalayacak ya da dilimi peltekleştirecek kadar esrik eder, o yılların anısına. Eder, eder; kesin böyle bu! Abartma değil. Bizim için yaz tatillerinde yatmak, günleri boş geçirmek yoktu terbiye sistemimizde. Boş duran, aylak aylak sokaklarda oynayan çocuklar; arsız ve serseri çocuklarla arkadaşlıklar kurar, izbe yerlerde basak basar, paralı gülle oynar, yanında büyükleri olmadan sinemalara giderlerdi. Çocuklar aylak bırakılmamalı diyen büyükler onları, geleceği olan mesleklerde, güvenilir ustaların yanlarına “Eti senin, kemiği benim!” diyerek çıraklığa verirlerdi. Aslında çıraklık, bir yerde B planı idi. Çocukların okumadıkları veya okuyamadıkları zaman, bileğinde altın bilezik kabul edilen bir sanatı olsun istenirdi. Birkaç yıl önce, ben de Alâeddin ustanın yanında çorapçı çıraklığına gitmiştim yaz tatilinde. Hamza Çavuş’un ağabeyi idi Alâeddin usta. (Hoca da derlerdi kendisine.) Testi ile su getirirdim ona mahalle camiinden, buz gibi. Çorap işlerken bazen keyfe gelir;
Güzel ne güzel olmuşsun Görülmeyi görülmeyi Siyah zülfün halkalanmış, aman aman Örülmeyi örülmeyi diye bir türküye başlardı. Okulların açılmasına bir ay kala, artık çorapların özürlerini özel bir iğne ile onarmaya bile başlamıştım. Evde, arkadaşlarım arasında havam yerindeydi. Çorapçılık o yıllarda Maraş’ta çok tutulan bir meslekti. Hemen her sokakta bir iki çorapçı vardı. Elle çalıştırılan bir makineyle çorabı işlerler, sonra kalıba sokarlar ve o şekilde bir gün kaldıktan sonra istif edip toptancılara verirlerdi. Çorapçılar çorabın topuğunu işlerken makinenin çıkarttığı sesi yoldan geçen bazıları durup dinlerlerdi. Topuk kısımlarında, makinenin kolu sürekli aynı yönde değil, bir sağa, bir sola döndürülerek işlenirdi. Zor muydu acaba? Bilemem ki… Ben henüz çıraktım. Su getirmeyi, ortalığı toparlamayı, çorapları istif etmeyi, bir de (o son zamanlardaydı) çorapların özrünü onarmayı bellemiştim. Haftalık yüz yirmi beş kuruştu. Cumartesilerini iple çekerdim. Haftalığımı aldığımda nasıl harcayacağımı Keloğlan gibi düzen üstüne düzen kurarak planlardım. Yüz yirmi beş kuruş! Ne paraydı ama… O haftalık, beni bir hafta boyunca, geceleri anlatılan sürükleyici bir masal gibi avutur ve oyalardı. Artık babamın hızarına gidiyor, işin bir ucundan hevesle tutuyor, çıraklıktan kalfalığa doğru biraz nazlı, biraz tembel, biraz şımarık, biraz da okumakta olanlara özgü umursamazlıkla ilerliyordum. Ama iki üç yıl sonra marangozlukta ne kadar ilerlediğimin ayrımına vardım. Devlerin hırıltısına benzeyen planyanın kullanılmasını, dahası bu makineyle dans eder gibi çalışmayı öğrenmiştim bile. Ders çalışmak için kendi kendime, 
kontrplaktan (O yıllarda kontrplak icat olmuştu da kapıların tablalarını onlardan yapmaya başlamıştık.) açılır kapanır bir masa, (Bu masaya portatif derdik. Aklıma nedense kasap Portatif Hacı gelirdi çoğu kez.) kitaplarımı derli toplu bulundurmak için bir metre kadar yükseklikte, belki Maraş’ta yüz öğrenciden ancak bir ikisinde bulunabilecek bir kitaplık yapmıştım kendime. Abim de yapardı... Nedense benim yaptıklarımdan daha görkemlilerini yapardı. Bu konularda asla üşenmez, bakanların parmaklarını dişleyecekleri kadar güzel masalar, dolaplar, kitaplıklar yapardı. Ben de onun gibi yapmak için kendimi yırtardım ama o her zaman benden birkaç adım öndeydi. O farklıydı… Keşke ozan ya da yazar olsaymış diye düşünmeye başlamıştım sonraları. Şamatalı bir kahvaltının sonunda karnım doymuş; Hatice çalı süpürgesiyle avluyu süpürürken, masal kahramanlarının yağız atlarının kıvılcım saçan nallarından savruluyormuş gibi görünen tozların arasında tuhaf bir şekilde, yarı saydam bir görünüşe bürünmüş bir haldeyken; ben de o tozların arasından geçer, benim de yarı saydam olup olmadığımdan kuşkulanarak cümle kapımızdan çıkar, çıkınca da elimle ‘acaba saydamlaştım mı?’ diye kollarıma, yanaklarıma, özenerek yatırmaya çalıştığım saçlarıma dokunur, öyle olmadığımı anlayınca yürümeye başlardım. Görünmez adam olacağıma inanırdım kimi zamanlar. Ve düşünü kurardım görünmez olmanın. Masallarda anlatırlardı cin börkünü giyip de görünmez olanların neler neler yaptıklarını, (bunlar hep iyi kahramanlar olurdu nedense) ben de imrenirdim onlara. Şimdi düşünüyorum da; gerçekten kötü şeyler yapmayı düşlemezdim görünmez adam olduğumda. İyi çocuktum ben.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri