KÖROĞLU ALİ

.

Köroğlu Ali deyince öyle yiğit, boylu poslu biri aklınıza gelmesin. Kısa boylu değildi ama inanılmaz zayıftı. Bir kere top oynarken görmüşler, şortunun içindeki bacakları neredeyse oklava kadar inceymiş. Vücudunda bir gramın yarısı kadar yağ bulunmadığına bahse girebilirdiniz. Kendisini aydın biri olarak kabul eder, öyle konuşur, öyle de davranırdı. Kendi icadı bir civciv makinesi yapmıştı. Hamza Çavuş’un has arkadaşlarından biriydi.

Hızarımızda Hamza Çavuş’la beraber yaptıkları civciv makinesinin pek bir özelliği de yoktu aslında. Biraz ısı yalıtımı gerekiyordu. Bir de yumurtaların olduğu yere kırk mumluk bir kırmızı ampul koymuşlardı ki ısı kaynağı buydu. Bir ısıölçer var mıydı? O ısıölçerle civciv makinesinin içindeki sıcaklığı ölçüyorlar mıydı? Öyleyse, sıcaklık arttığında lâmbayı elle mi söndürüyorlardı yoksa otomatik olarak sönüyor muydu? Aradan şunca yıl geçip, bileklerimdeki tüylerin tek tek ağarmaya başladığı şu yıllarda, çiçek buketi yapmaya çalıştığım puslu anılarımdaki o kadar ayrıntıyı anımsayamayışım aslında normaldi ama ben yine de belleğimi zorlamaya çalışıyorum. Bu bellek denilen şey o kadar başıboş bırakılmaya gelmez. Pusların ardında kalmış anılarınızı zaman zaman bir demet çiçek yapıp dostlarınıza armağan etmezseniz, belleğiniz tembellikten yatar uyur. Uyandırmakta bile zorlanırsınız. Belki uyanmaz da…

Kışın mangal etrafında ısınırdık, demiştim ya! (Demiş miydim?) Kapaklı bir mangalımız vardı. Mangalın ateşi ile uğraşmak anamızın işiydi. Bizim ateşle oynamamız yasak gibi bir şeydi. Bodrum katından itibaren her tarafı ahşap olan konak yavrusu evimizin, bir kıvılcımla tutuşması işten bile değildi. Direkleri yusyuvarlak, direk taşları süslü, sofası kemerli, kapıları tablalı, pencereleri pervazlı, çubuklu tavanlı, ahşap çardaklı, bağdadiye duvarlı evimizin yandığını usumdan bile geçirmek istemezdim. Bu yüzden de belli yaşa gelinceye kadar mangalla oynamadım. (Aslında biraz gevezeceydim ama bu gibi konularda büyüklerimi dinlerdim.) Sonraları, daha güvenli bir sistem olan soba icat olmuştu zaten. Teneke sobamızda tahta kırığı yakardık. Ne kadar da ısıtırdı odamızı.

Sobanın arkasına oturan babam sürekli tahta kırığı atardı sobaya. Evimizin duvarları bağdadiye olduğundan, odalar soğuk olmazdı. Duvarlarına gömlekle yaslanabilirdik kış günü de olsa. Ama babam acaba fazla mı üşürdü ki bu kadar çok atardı tahta kırıklarını sobaya? Gürüldeyerek yanardı tahta kırıkları. O kadar sıcak olurdu ki çoğu zaman (gerçekten çoğu zaman) kapıyı açardık serinlik gelsin diye. Babam yine de sıcaklamazdı. Harbiden üşürdü. Anam ona kızar, “Ocağın yana senin, ne var bu kadar üşünecek,” derdi babama. Babam gülerdi. Bazen, anama takılmak için, babamın sobayı mahsustan fazla yaktığını da düşünürdüm bu gülüşlerinden kuşkulanarak ama bir keresinde üşüyen ayağını ısıtmak için sobaya o denli yaklaştırmış(mış) ki çorabı gövünüp yanmaya başlamış(mış). Ne kadar gülmüş(müş)tük bu olaya. Pek çok akranımın evlerinde elektrik yokken, yaşıtlarımın bir kısmı elektrik direklerinin altında ders çalıştıklarını anlatırken bizim evde elektrik vardı. Çok zengin olduğumuzdan değil… Babam kendi elleriyle bu konak yavrusunu yaptıktan sonra kiraya vermiş(miş), kiracımız İcra Memuru Sabahattin de (bu adamın kim olduğunu yazık ki bilemiyoruz) elektrik çektirmiş(miş). Elektrik makbuzumuzda çok uzun yıllar İcra Memuru Sabahattin yazardı.

Bizim elektrik hattımız hapishane ve hastane hattına bağlı olduğundan hiç kesilmezdi. Biz de, elektrik kesintisini ileri yaşlara kadar bilmeden büyüdük. Elektrik kesilmesi diye bir kavram yoktu kafamızda. Elektrik kesilmezdi ama bazen uykumuz gelsin de yatalım diye anamız düğmeyi kıvırarak altmış mumluk lâmbamızı söndürür, mangalın aydınlığında bir saat kadar oturduktan (gevezelik ettikten) sonra uykumuz gelir, yer yataklarımıza birer ikişer uzanırdık ama o loşlukta, mangalda pırıl pırıl parlayan közler bana yıldızlar gibi gelirdi. Onları kese kâğıtlarına koymak, arkadaşlarıma birer avuç dağıtmak gelirdi içimden. Kese kâğıtlarından kayan yıldızları avcumla, bir hamlede ateş böcekleri gibi yakalamak, sonra tekrar torbaya koymak isterdim. Paylaşmayı severdim. Şimdi de öyle… Sevinçlerin paylaşıldıkça çoğaldıklarına inanırdım. Cimriliği sevmezdim. Bu yüzden babama hayrandım. Büyüyünce onun gibi cömert olmayı düşlerdim. O güzelim yıllarda, Sanat Okulu’nun arkasındaki evimizin karşısındaki boş arsada, akşamdan sonraları ateş böcekleri olurdu.

Temiz havayı sevdiklerini, ancak büyüdükten sonra öğrendiğim bu böceklerin popolarında, yanıp sönen yeşil ışıklar parlardı. Bu ışıklar yeşil miydi? Beyaz mıydı yoksa? Anılarım yine puslandı. Ama popolarında yanıp sönen ışıklar olduğu net olarak usumda. Çevik hareketlerle onları yakalayıp avcumuzun içine alır, sonra da parmaklarımızı yavaş yavaş açarak uçmalarına izin verirdik yeniden. Küçücüktüler… Biz çocuklar kıyamazdık onlara. Son tahta da silinip, çardak yapılmak üzere dizildikten sonra, hamalımız Tinton Ahmet kendiri ile usturuplu bir şekilde onları sardı, sonra sırtına aldı, beyaz teni birden turp gibi kızarmaya başlayınca yükünü havalandırdı. Belki biraz daha hamaliye koparmak veya birazdan alacağı hamaliyesini ne kadar da hak ettiğini anlatmak için bir iki tısladıktan sonra, sallana sallana hızardan çıktı. Ben de, dünden biçilmiş lataları dışarı çıkararak hızarın duvarına, dikine dikine dizmeye, kurumaları için güneş babamızdan yardım istemeye başladım.

Çocukluğumdan bu yana güneşle aram iyidir. Severim güneşi. Karı, yağmuru sevmem. Hele yağmuru… İçim daralır yağmurlu havalarda. Doğanın döngüsü, onsuz asla olmayacak olan yağmur benim içimi karartır. Ulu Cami’nin orda kunduralarımı boyattıktan sonra yağmur yağdı mı çok bozulurdum. İnadına yağmur yağardı ayakkabılarımı boyattığımda. “Yağmur duasına gerek yok,” derdim, “ayakkabılarımı boyatayım, hemen yağar.” Bu yaşımda yağmuru hâlâ sevmediğimi görüyorum. Siz bana bakmayın, ben böyleyim işte. Siz sevin yağmuru. Camlara veya şemsiyenize çarptığında çıkarttığı sesleri, kaldırımların dibinden sel gibi akışarak rögarlarda kayboluşlarını; derelere, denizlere, okyanuslara kadar uzun bir yolculuğa çıkışlarını, melekler gibi göğe yükselip bulut oluşlarını, oralarda gezip tozuşlarını, yeniden yağmura dönüşmelerini; ekinlerimize, meyvelerimize, sebzelerimize bereket oluşlarını düşünerek sevin yağmuru ama beni de böyle kabul edin, ben böyleyim.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri