Herkes toplumun bozulduğunu esefle dile getiriyor. Ancak buna sebep olan unsurları kimse dile getirmiyor ve ciddî şekilde tedbir alınmıyor. Toplumu oluşturan fert ve aile tahribatı rahatlıkla icrâ ediliyor.
Kendilerini ilahiyatçı, felsefeci vesaire diye tanıtan bazı din ve bilim câhilleri payelerine güvenerek, medyada hergün ısrarla toplumu tahrip etmeye ve zehirlemeye gayret ediyorlar. Aslında bunlar, “Payeli câhillerdir”. Allahü teâlânın ve Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi vesellem) buyruklarını kendi keyiflerine göre değiştirmeye çalışan sapıklardır. Dahası dini bilimden ayırmaya çalışan, göğsünü gere gere Allahü teâlânın varlığını inkâr etmekle ve yaptığı ahlaksızlıklarla övünen sapıklar, medyada hergün boy göstermektedir. Bu ne cüret! Acaba bu ülkede gençlerimizi ve halkı, bu dini ve ahlâkı açıkça bozmaya çalışan itikadı bozuk kişilerden koruyacak yok mu? Artık bu durum, ülkemiz için büyük tehlike arz etmektedir.. Çünkü dinsiz ve ahlaksız bir gençlik ve halk amaçlanmaktadır.
Diğer taraftan İslâm dininin fen bilimlerinden uzak olduğunu kabul ettirmeye çalışan bazı fen yobazları da vardır. Ancak insaflı ve gerçek fen adamları Allahü teâlânın varlığına inanmakta ve iki elle onun dinine sarılmaktadır. Yalnız maddiyata inanan kimseler çok kereler dertlerine çare bulamayıp, ümitsizliğe kapılmaktadırlar. Bu, onların ruhlarının boş kalmasından ileri gelmektedir. İnsanın ruhu da, bedeni gibi gıdaya muhtaçtır. Bu da, ancak iman etmekle kâbildir ve Allahü teâlânın yolunu ancak din gösterir. Allahü teâlâyı inkâr edenler bile, muhakkak birgün bu ihtiyacı duyarlar.
Meşhur Amerikan fen adamı Edison’u hepimiz biliriz. Birçok keşifleri yanında, ilk elektrik ampülünü yaparak her yeri aydınlatan, bu meşhur kâşif hakkında, seneler önce çıkan bir eserde, onun en yakın mesai arkadaşı olan Martin André Rosonoff hakkında şu hatırayı anlatıyor:
“Birgün labortuvara girince, Edison’u kendinden geçmiş, çok dalgın bir halde, hiç kımıldamadan elinde tuttuğu bir kaba baktığını gördüm. Yüzünde büyük bir hayret, hürmet, takdir ve tazim ifadesi vardı. Yanına tam yaklaşıncaya kadar, geldiğimin bile farkına varmadı. Sonra beni yanında görünce, elindeki kabı bana gösterdi. Kap, cıva doluydu. Bana: “Şuna bak!” dedi. “Bu ne muazzam bir eserdir! Sen cıvanın harikulâde bir şey olduğuna inanır mısın?” Ben, “Cıva, hakikaten hayrete değer bir maddedir” diye cevap verdim. Edison konuşurken sesi titriyordu. Bana, “Ben cıvaya bakınca bunu yaratanın büyüklüğüne hayran oluyorum. Buna ne türlü hassalar vermiş? Bunları düşündükçe, aklım başımdan gidiyor” diye mırıldandı. Sonra tekrar bana döndü: “Dünyadaki bütün insanlar buna hayrandır. Benim yaptığım birçok keşifleri, birçok yeni buluşları birer harika, birer başarı zan ediyorlar. Beni, insanüstü bir varlık gibi görmek istiyorlar. Halbuki ne büyük hata! Ben, beş para bile etmiyen bir insanım. Benim keşiflerim esasen dünyada bulunan, fakat o zamana kadar insanların göremedikleri büyük harikaların ufacık bir kısmını meydana çıkarmaktan ibarettir. Bunu ben yaptım. ! diyen bir insan, en büyük yalancı ve en büyük budaladır.
İnsan, ancak bir parça konuşabilen, biraz düşünebilen bir mahlûktur. İyi düşünse, kibre ve gurura kapılmaz, aksine, ne kadar boş olduğunun farkına varır. İşte ben de, bunları düşündükçe, ne kadar kudretsiz, ne kadar âciz, ne kadar zayıf bir mahlûk olduğumu anlıyorum. Ben mûcidim ha! (Elini semaya kaldırarak) Asıl mûcid, asıl dâhî, asıl yaratıcı işte O’dur, Allah’tır!” dedi.
Allahü teâlâ hakkı hak, bâtılı bâtıl bilenlerden eylesin.