Eğitim Modelimiz Ne Kadar Milli?

Eğitim Modelimiz Ne Kadar Milli?

Türkiye’de iş başına gelen hükümetlerin karnelerine baktığımızda, pek çok alanda önemli başarı hikâyeleri yazıldığını görüyoruz. Ancak aynı tabloyu eğitim için çizmek ne yazık ki mümkün değil.

Eğitim, yıllardır arzu edilen seviyeye ulaşamayan, sürekli tartışılan ve her değişiklikte yeniden şekillendirilmeye çalışılan bir alan olarak karşımızda duruyor.

Dünyada örnek gösterilen eğitim sistemlerine baktığımızda Güney Kore, Finlandiya, Danimarka ve Hollanda gibi ülkelerin öne çıktığını görüyoruz. Bu ülkeler, kendi toplumsal dinamiklerine uygun, uzun vadeli ve istikrarlı eğitim politikaları geliştirerek başarıya ulaştılar. Peki biz neden hâlâ “milli bir eğitim modeli” oluşturamadık?

Bu sorunun cevabı aslında zor değil. Türkiye’de eğitim sistemi uzun yıllardır bir “yaz-boz tahtası” gibi kullanılıyor. Her gelen yönetici, her yeni bakan sistemi yeniden şekillendirme ihtiyacı hissediyor. Oysa eğitim, günlük siyasi tartışmaların çok ötesinde, devlet politikası olarak ele alınması gereken bir alandır. Süreklilik olmadan başarı beklemek mümkün değildir.

1981 yılında liseden mezun olmuş biri olarak kendi eğitim dönemime baktığımda daha farklı bir tablo görüyorum. 5 yıl ilkokul, 3 yıl ortaokul ve 3 yıl lise şeklinde ilerleyen bir sistem vardı. Meslek liseleri, sanat okulları ve imam hatipler belirli bir disiplin içinde eğitim veriyor, özellikle sanat okullarında öğrenciler teorik bilginin yanında uygulamalı eğitimle yetiştiriliyordu. Mezun olan gençler, hayata bir meslek sahibi olarak atılabiliyordu.

O yıllarda öğretmen otoritesi tartışılmazdı. Okulun kapısından girerken bir disiplin hissedilir, öğretmen sadece ders anlatan değil, aynı zamanda öğrencinin hayatına yön veren bir rehber olarak görülürdü. Bugün ise öğretmenlerin otoritesinin ciddi şekilde zayıfladığını gözlemliyoruz. Okullarda öğretmenin değil, zaman zaman velinin belirleyici olduğu bir yapı oluşmuş durumda. Bu durum, eğitim kalitesini doğrudan etkiliyor.

Elbette geçmişteki her uygulamayı savunmak mümkün değil. Ancak öğretmenlik mesleğinin itibar kaybına uğradığı bir sistemin başarılı olması da beklenemez. Öğretmenin sürekli baskı altında olduğu, şikâyet mekanizmalarının tehdit unsuru haline geldiği bir ortamda sağlıklı bir eğitim iklimi oluşturulamaz.

Bir diğer önemli mesele ise zorunlu eğitim süresidir. Türkiye gibi üretim ve sanayiye ihtiyaç duyan bir ülkede 12 yıllık kesintisiz zorunlu eğitim modeli yeniden tartışılmalıdır. Bugün ara eleman sıkıntısı yaşanıyorsa, bunun sebeplerinden biri de mesleki eğitimin yeterince cazip hale getirilememesidir.

Sonuç olarak Türkiye’nin en büyük ihtiyacı; siyasi kaygılardan arındırılmış, uzun vadeli, istikrarlı ve gerçekten “milli” bir eğitim politikasıdır. Hükümetler değişse bile değişmeyen, toplumun tüm kesimleri tarafından sahiplenilen bir model oluşturulmadan kalıcı başarı mümkün değildir.

Bugün güçlü bir yönetim yapısı varsa, bu durum bir fırsat olarak görülmelidir. Eğitim sistemi üzerinde yapılan sürekli değişiklikler yerine, köklü ve kalıcı bir reform gerçekleştirilmelidir. Çünkü eğitim, bir ülkenin geleceğini belirleyen en kritik alandır ve bu alanda kaybedilecek tek bir neslin bile telafisi yoktur.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri