Dilimizden “Yaratmak” Kelimesini Çıkaralım

Dilimizden “Yaratmak” Kelimesini Çıkaralım

Kelimeler bazen bir cümleden çok daha fazlasını ifade eder. İnsanın Rabbine karşı takındığı edebi ele verir. Bu sebeple Müslümanın dili yalnızca doğru konuşmakla değil, doğru mânayı doğru yere nispet etmekle de mükelleftir.

Bugün günlük konuşmada öylesine kullanılan bazı ifadeler vardır ki birkaç saniye üzerinde düşünülse, aslında ne kadar ağır bir mâna taşıdığı fark edilir. Sanatçıdan bahsederken, bir tasarımı överken, teknolojiyi anlatırken veya bir insanın başarısını büyütürken Allah Teâlâ’ya mahsus kudreti çağrıştıran sözler kullanılabiliyor. Bunların başında ise “yaratmak” kelimesi geliyor. Oysa yaratmak, yoktan var etmek ve varlığa vücut vermek mânasıylaCenâb-ı Hakk’ın mutlak kudretine işaret eden ulvî bir kavramdır. Bu sebeple bu kelimenin insanlar için gelişigüzel kullanılması, Müslümanın inanç ve dil hassasiyeti bakımından son derece tehlikeli ve sakınılması gereken bir alışkanlıktır. Bir sanatçının yaptığı esere, bir insanın ortaya koyduğu başarıya veya bir teknolojik ürüne “yarattı” demek yerine; “üretti, tasarladı, geliştirdi, ortaya koydu” gibi ifadeleri tercih etmek hem dilimizi güzelleştirecek hem de kulluk şuurumuzu muhafaza edecektir. Çünkü mümin, kelimelerini dahi inancının ölçüsüne göre seçen kişidir.

Mesele yalnızca kelime meselesi değildir. Mesele, kul ile Rab arasındaki hududu dilde de muhafaza edebilme meselesidir.

İnsan elindeki malzemeyi işler. Taşı yontar, toprağı biçimlendirir, demiri döver, kelimeleri yan yana getirir, bir bina inşa eder, bir eser ortaya koyar.

Fakat insanın kullandığı akıl da, beden de, madde de, zaman da ona ait değildir.

Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Oysa sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah var etmiştir.”
(SâffâtSûresi, 96)

Bu âyet, kula haddini hatırlatan büyük bir ölçüdür.

Bir ressamın elindeki boya nereden geldi? O boyayı görecek gözün sahibi kim? Bir mimarın zihnindeki kabiliyeti kim ihsan etti? Kalemin yazmasını sağlayan el, elin hareketini sağlayan kuvvet, insanın düşünmesini mümkün kılan akıl kimin lütfudur?

Tasavvufun edep anlayışı tam burada başlar: Kul nimeti görür ama nimetin sahibini unutmaz.

İnsan maharet sahibidir; fakat mutlak kudret sahibi değildir. İnsan sanatkârdır; fakat varlığın sahibi değildir. İnsan keşfeder, öğrenir, işler, üretir, inşa eder, tertip eder. Bütün bunları yaparken de kendisine verilen imkânların Rabbinin emaneti olduğunu bilir.

Kur’ân-ı Kerîm yalnızca ne söylediğimizle değil, nasıl söylediğimizle de ilgilenmemizi bizlerden ister.

Rabbimiz şöyle buyurur:

“Kullarıma söyle: Sözün en güzelini söylesinler.”
(İsrâSûresi, 53)

Bir başka âyet-i kerîmede ise:

“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.”
(KâfSûresi, 18)

Demek ki ağızdan çıkan kelime havada uçup gitmiyor.

Tasavvuf ehlinin söze karşı hassasiyetinin temelinde de bu şuur vardır. İnsan bazen dilini küçük görür. “Bir kelimeden ne olacak ki?” der. Hâlbuki gönüldeki ölçü zamanla dile, dildeki alışkanlık da zamanla gönle tesir edeceğinin şuurunda değildir.

Dil sürekli ölçüsüzleşirse kalp de o ölçüde hassasiyetini kaybedebilir.

Bu sebeple Müslümanın kelimeleri dikkatle seçmesi bir şekilcilik değil, edep terbiyesidir.

Bir insan çok güzel bir eser hazırlayabilir. Büyük bir buluşa imza atabilir. İnsanlığın faydalanacağı bir teknoloji geliştirebilir. Bunları takdir etmekte hiçbir sakınca yoktur.

Fakat kullandığımız kelimeler de çok dikkatli ve ölçülü olmalıdır.

“Üretti”, “geliştirdi”, “tasarladı”, “inşa etti”, “icat etti”, “ortaya koydu”, “terkip etti”, “şekillendirdi” gibi Türkçemizin zengin ifadeleri varken, ilahî kudrete mahsus mânaları insana taşıyan sözlere ihtiyaç yoktur.

Üstelik bu dikkat insanın değerini azaltmaz.

Aksine insanı gerçek değerini en güzel şekilde ifade eder.

Çünkü kulluğun şerefi, Rabbin makamına yaklaşmaya çalışmakta değil, kul olduğunun bilincinin farkında olduğunun idrakidir.

Tasavvuf terbiyesinde kemal biraz da budur: İnsanın kendisini büyütmesi değil, Rabbini büyük bilmesidir.

Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin yahut sussun.”
(Buhârî, Edeb; Müslim, Îmân)

Bu hadis-i şerif yalnızca kötü sözlerden uzak durmayı öğretmez. Müslümana, sözün sorumluluğunu da öğretir.

Dilimizi korumak; gıybetten, yalandan ve hakaretten sakınmak kadar inancımızın ölçülerini bulanıklaştırabilecek ifadeler karşısında dikkatli olmak demektir.

Her duyduğumuzu tekrar etmek zorunda değiliz. Televizyonda kullanılan her kelimeyi, sosyal medyada moda hâline gelen her ifadeyi veya yabancı dillerden çevrilmiş her kalıbı kendi lisanımıza taşımak mecburiyetinde değiliz.

Müslümanın bir süzgeci vardır.

O süzgecin adı edeptir.

Bir millet önce kelimelerini kaybederse zamanla o kelimelerin taşıdığı mânaları da kaybetmeye başlar.

Bizim medeniyetimizde söz emanettir.

Besmeleyle başlayan bir hayatın dili de başıboş olamaz. Hamd eden dil, şükreden dil, salavat getiren dil, aynı zamanda Rabbine ait olanı Rabbine bırakmayı bilmelidir.

Kulun güzelliği aczini bilmesindedir.

Ne varsa O’nun ihsanıdır. Akıl O’ndan, kabiliyet O’ndan, kuvvet O’ndan, fırsat O’ndan, muvaffakiyet O’ndandır.

İnsana düşen ise çalışmak, gayret etmek, güzel işler ortaya koymak ve sonunda:

“Bu da Rabbimin lütfundandır.”

diyebilmektir.

DUA

Allah’ım, kalplerimizi ve dillerimizi edep üzere muhafaza eyle. Söylediğimiz sözlerde Senin rızanı gözetmeyi, nimetlerini kendimizden bilmeme şuurunu bizlere nasip eyle. Lisanımızı yanlış sözlerden, gönlümüzü kibirden koru. Bizi Sana karşı hürmeti azalmayan, haddini bilen ve şükreden kullarından eyle. Âmin.

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.

Yazarlar Haberleri