ÇUHADAR’LARIN DELİ ÖKKEŞ

.

Siyah parke taşlarla kaplı sokaktan, Batıpark’ın az ilerisindeki hızarımıza gitmek üzere yola çıktım. Bir kısmı kasap, bir kısmı hızarcı olan Çuhadar’larla, çok yakın arkadaşım (mahallede en çok onunla anlaşırdım, gezer tozardım) Mehmet Kocaman’ların (ona Karaoğlan derdik, çok esmerdi kendisi) evinin karşısından aşağı doğru yürümeye başladım. Arkamda kalan taş çeşme, Deli Ökkeş’in (Çuhadarlar’dandı Ökkeş Ağa) adeta tapulu malıymış gibi neredeyse her gün çilingir sofrasını kurduğu, (işte söz gelimi, sofra falan yok da…) mezesiz şarap içtiği bir yerdi. Havuza şişeyi ıslar, arada bir çıkarıp kafasına dikerdi. Korkardık ondan… Kamyon iki ayağının üzerinden geçip ikisini de kırmış(mış). Doktorların analarına avratlarına söverek, alçıyı kırıp attığını söyledilerdi.

Bir at almıştı, sağa sola gitmek, işlerini yapmak için. Kardeşim Abdurrahman (göreviymiş gibi) her sabah onu ata bindirir, akşamüzerleri denk gelirse attan indirirdi. Ökkeş Ağanın bizimle derdi yoktu, bize sataşmazdı ama yine de korkardık. Böyle çatlakların ne zaman ne yapacakları belli olur mu ki… Pazardan keçi alır, birine kestirip yüzdürür, Mağaralı’da satardı atın üzerinde, söve söve. Alana da söverdi, almayana da… Alırdı millet, ucuz sattığı için. Demek onun sövmelerine de alışmışlardı.

En çok da amcazadesi Hüseyin kızdırırdı onu. “Ökkeş Ağa yos!” dedi mi, çıldırırdı Deli Ökkeş. Ağza alınmadık küfürler ederdi kızınca da. Bazen kafası iyi olduğunda ya da biri onu çileden çıkartmışsa mahallenin tümüne söver, söverken de “Araboğlugil hâriç!” diyerek bizi diğerlerinden ayırırdı. Açık kadınlara laf atardı kendince Ökkeş Ağa. Açık giyinen eğer kızsa, “Kız! Oğluma gelir misin?” derdi. Bütün kızlara… Oğluna gelin olma yaşını geçmişlere de, “Erken gelmişiz dünyaya, erken!” derdi. Başkaca da laf atmazdı. Kızlar kadınlar da, onu havuzun taşında oturuyor gördüklerinde taa öteki kaldırımdan geçip giderlerdi yollarına. Açık giyinen kadınlara da açıklık getirmem gerekiyor; o yıllarda eşarplı ve mantolu hanımlara ‘açık giyiniyor’ derlerdi. Mantolar ayak bileklerine kadar inerdi, öyle diz altı diz üstü kavramları henüz yoktu.

 Diz üstü giyinenler, arada bir şehirde tur attırılan pavyon kadınlarıydı. Daha açık giyinen olmazdı. Mantoluların açık giyindiklerine inanılırdı o yıllarda. Hoca efendiler verip veriştirirlerdi kürsülerde onlar için. Kapalılarsa, siyah çarşaf ve peçe kullananlardı. Peçe takmadıkları zaman, hem kem gözlerden hem de yağmurdan, sıcaktan korunmak için, yaz ve kış şemsiyeyle çıkarlardı sokaklara, caddelere, çarşılara. Çeşmeyi arkama alarak yürümeye başladım. Yürümüyorum da yol beni götürüyormuş, ben sadece ayaklarımı kımıldatıyormuşum gibi geldi bana. İzzet Süleyman’ın evini geçmiştim. Sanat Okulu’nun duvarının dibinden gidiyordum. Akşamki masallardan, gece gördüğüm düşlerden sıyrılmayı, az sonra varacağım hızarımızda kim bilir hangi işlerin altına gireceğimi düşünmeye çalışarak yürüyordum. Birden kendime geldim! Arkam sıra bir dizi kuru yaprak sürüklenerek beni takip ediyormuş gibi bir hisse kapıldım. Kuru yapraklar hışırdayarak ardım sıra (niçin) geliyorlardı sanki. Sonra çocuk kafamla ayıldım: Bu mevsimde kuru yaprak olmazdı. Peki, beni takip eden o hışırtı neydi?

Masallardaki devlerden, ejderhalardan, koncolozlardan, cinlerden, peri kızlarından korkmazdım. Beni korkutacak her şeyle yüzleşmeyi, beni korkutanı korkutmayı, o yaşta ilkelerim arasına katmıştım. Birden dönerek beni takip eden bu hışırtıyla yüzleştim ve iki adım geriye sıçradım: Altmış yetmiş santim boyunda boz bir yılandı. Siyah parke taşların üzerinde pulları böyle bir hışırtı çıkartarak ardım sıra geliyordu. Her gün yemini suyunu verdiğim, bana alışmış bir kedi gibi yahut bir oğlak gibi ardım sıra... Altmış sekiz bin nüfuslu şehrin göbeğinde bir boz yılan… Bunlar zehirli yılanlardı. Duvarın tam da dibinden gidiyordu. Elime bir parke taşı aldım. (Bu sokaklara henüz asfalt yapılmamıştı.) Vuracağım ama hayvan duvarın o kadar dibinden gidiyordu ki vurabilmeme imkân yoktu. Az sonra duvarın biraz açığından gitmeye başlayınca taşı attım. Tam beline denk geldi. Sonra küçük taşlar atarak tam anlamıyla öldürmeye, kafasını ezmeye çalıştım. Onu öyle bırakmak, küçük çocuklar için çok tehlikeliydi. Tam bu sırada kıvırcık ve simsiyah saçlı, zayıf, adının Hüseyin olduğunu bildiğim bir komşu abi (onlarla fazla samimiyetimiz yoktu), karşı evden benim telaşımı görmüş, koşarak geldi. Elinde yılan uzunluğunda bir inşaat demiri vardı. Yılanın kafasına birkaç öldürücü darbe vurdu. Sonra ellerini bir kahraman edasıyla beline koyarak, “Okuldaki çam ağaçlarında kuş yuvaları var. Bu yılan onlara gidiyor,” açıklamasında bulundu. Ben bu işleri kafamda fazla büyütmezdim. Şehrin göbeğinde olduğu için, yılanın öldürülmesini, yapılması gereken bir iş gibi düşünür, işi yaptıktan sonra da görevini yerine getirmiş bir insan rahatlığıyla yoluma devam ederdim. Gittiğim yerlerde de yaptığım kahramanlıkları anlatmaya üşenirdim. Ömer Seyfettin’in öykülerindeki kahramanlar gibi günlük yaşantıma devam etmek hoşuma giderdi. Öyle zamanlarda omuzlarımda pembe incili bir kaftan hissederdim. Bu kaftanın; (ceketlerin görünmez yerlerine dikilmiş marka etiketleri gibi) iç tarafında, koyun cebinin hemen altında küçük bir etiketi olurdu. Bu etikette, Ömer Seyfettin yazdığını hayal meyal hatırlar gibi olurum. Pusların arkasında kalan anılarımı yine mi karıştırdım acaba? Öyle bir etiket yok muydu? Belki de yoktu… Kaftan da mı yoktu?

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri