Kâinat henüz yokluk perdesi altındayken, hiçbir mahlûk varlık sahnesine çıkmamışken, Yüce Rabbimiz tarafından ulvî bir zikir halkası kuruldu. Bugün dilimizden sıkça dökülen, namazlardan sonra tesbih taneleriyle tekrar ettiğimiz o mübarek kelimeler; aslında derin bir geçmişin, peygamberlerin nefesinin ve meleklerin zikirlerinin izlerini taşır. Tasavvuf ehlinin gönüllerine mühürlediği bu beş yüce nida, basit sözler değil; ilahî zikrin yeryüzündeki yansımalarıdır.
Cenâb-ı Hak, Arş-ı Âlâ’yıyarattı.Meleklere “Sübhânallah” demeleri emredildi. Melekler bu zikriyaptıkları anda, Arş’ın ağırlığı hafifledi.
Kur’an’da “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin, O’nu sabah akşam tesbih edin” emriyle bu zikrin önemi açıkça bildirilir. Demek ki kalbi dünya yükleriyle ağırlaşan insanın ferahlığı, bu kelimenin hikmetinde saklıdır. Melekler de Hz. Âdem yaratılıncaya dek uzun zaman bu zikirle Rabbimizi tesbih ettiler.
Hz. Âdem’e ruh üflendiğinde ve ilk defa aksırdığında, dilinden “Elhamdülillah” sözü döküldü. Bu, ilahî bir ilhamdı. Rabbimiz de ona rahmetle karşılık verdi. Melekler bu sahneye şahit olunca, bu yüce kelimenin ne denli kıymetli olduğunu anlayarak zikirlerine hamdı da eklediler. Böylece şükür, varoluşun en temel ifadesi oldu.
Zaman ilerledi, Hz. Nuh’un devri geldi. İnsanlık sapkınlık içinde sahte ilahlara yönelmişti. Allah’u Teâlâ, Nuh Aleyhisselâm’a kavmini “Lâ ilâhe illallah” diyerek tevhide çağırmasını emretti. Bu kelime, kalplerdeki putları yıkan ilahî bir hakikatti. Melekler de bu yüce zikri kendi tesbihatlarına dahil ettiler.
Ardından Hz. İbrahim’in büyük imtihanı geldi. Evladını kurban etmeye razı olan bu teslimiyetin ardından Allah, ona bir kurban lütfetti. Bu büyük nimetin karşısında Hz. İbrahim “Allahu Ekber” diyerek Rabbini yüceltti. Bu söz, teslimiyetin ve ilahî büyüklüğün sembolü olarak zikir halkasına katıldı.
Böylece Arş’tan yeryüzüne inen bu dört büyük zikir, peygamberlerin imtihanlarıyla olgunlaştı. Nihayet Cebrâil (a.s.), bu zikri Peygamber Efendimiz’e getirdi. Efendimiz, derin bir teslimiyetle “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhilaliyyil azîm” buyurarak insanın acziyetini dile getirdi. Cebrâil (a.s.) da bu kelimeyi diğer zikirlere eklemesini bildirerek bu manevî zinciri tamamladı.
Böylece o muazzam zikir şu şekilde kemale erdi:
“Sübhânallâhivelhamdülillâhi ve lâ ilâhe illallâhüvallâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhilaliyyil azîm.”
Ey âlemlerin Rabbi!
Meleklerin “Sübhânallah” zikriyle Arş-ı Âlâ’yıhafiflettiğin gibi, bizim de kalbimize çöken sıkıntıları ve günah yüklerini hafiflet. Bizi her türlü eksiklikten münezzeh olan yüce isminin hürmetine ferahlığa kavuştur.
Hz. Âdem’e şükrü ilham ettiğin gibi, bize de her nefeste “Elhamdülillah” diyebilmeyi nasip et. Nimetlerinin farkında olan kullarından eyle.
Hz. Nuh’un sarsılmaz imanı gibi, kalplerimize “Lâ ilâhe illallah” hakikatini yerleştir. Bizi senden başkasına yönelmekten koru.
Hz. İbrahim’in teslimiyetiyle, “Allahu Ekber” diyerek nefsimizin putlarını yıkabilmeyi nasip et.
Ve Efendimiz’in öğrettiği o büyük hakikatle; “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” diyerek sana sığınan kullarından eyle.
Bizi bu nurlu zikirlerle yaşayan kullarından eyle. Son nefesimizde de bu hakikatlerle huzuruna varmayı nasip et.
Bizleri sana layık kul, Peygamberine layık ümmet eyle.
Âmin.