Dokuzeylül Üniversitesi’nden Prof. Recep Kök: ''Kalkınmamız İçin Entelektüel, Kurumsal ve Teknolojik Üç Açığımızdan Kurtulmak Zorundayız.”
Dokuzeylül Üniversite’si İktisat Böl. Öğretim Üyesi hemşehrimiz Prof. Dr. Recep Kök, KSÜ. Millî Kültür Hareketi Topluğu ile Kahramanmaraş Türk Ocakları’nın dâvetlisi olarak geçen hafta sonu Kahramanmaraş’ta idi.
8 Mart 2019 Cuma günü her iki mekânda birbirini tamamlar mahiyette verdiği konferanslarında Prof. Kök, “İlerlemeci Kalkınma Stratejisinde Entelektüel, Kurumsal ve Teknolojik Açık” başlıklı bir konuşma yaptı.
ÜLKE OLARAK REFAH SEVİYEMİZİ GİDEREK ARTTIRMANIN GEREKLERİ ÜZERİNE ÇARPICI AÇIKLAMALAr
Konuşmasına başlamadan önce dâvetlerinden dolayı Üniversite yetkilileriyle Millî Kültür Topluğu Üyelerine; aynı günün akşamı da Kahramanmaraş Türk Ocakları Şubesi yöneticilerine teşekkür eden Prof. Kök, son yıllarda en çok tartışılan Türkiye’nin kalkınma deneyimi hakkında çarpıcı açıklamalarda bulundu ve özetle şunları söyledi:
Öncelikle “Türkiye’de emek verimliliği ve Net Sermaye Stoku getirisi açısından uluslar arası istatistiklerine dayalı veri tabanı üzerinden onar yıllık aralıklarla bir değerlendirme yapabiliriz. İlk tespitlerimize göre, ortalama 50 yıllık reel büyüme hızının %4.44 düzeylerinde durağan bir sürece kilitlendiğini, özellikle dünya ekonomisinin genişlediği, sermaye hareketlerinin hızlandığı 2005-2015 döneminde ortalama 6.5 düzeyine ulaşan büyümenin de genel bileşenleri yönüyle talep yönlü; yani hizmet sektörü ve altyapı harcamalarından kaynaklanan “köpürtülmüş büyüme” ile açıklanması gerektiğine vurgu yapmalıyız. Son 30 yıl içinde gelişmiş ülkelerde, özellikle Avrupa örneğinde emeğin milli gelir içerisindeki payı %55-65 arasında seyrederken, bizimki %45-50 bandındadır. Ayrıca Emek verimliliğiyle sermayenin getirisi arasında da bir ilişki kurmak lazımdır. 2010 yılından 2016 yılına kadar bakacak olursak Avrupa ölçeğinde sermayenin getirisi %101 ile109 arasında, finans sisteminin getirisi (2012-2013 Avrupa krizi hariç) ile paralel bir durum gösterirken; Türkiye’de sermaye getirisinin %87’den %38’lere gerilemesi, hatta bir projeksiyona göre 2020’de %25’lere kadar düşme öngörüsü; İmalat Sanayimizin Milli gelir içindeki payının günümüz itibariyle %15’lere düştüğünü de bilirsek, ekonomi otoritelerinin dikkat kesilmesini gerektiren bir sonuçla karşılaşırız. Net sermaye stokunun getirisindeki bu hızlı azalma ve reel sermaye stokundaki erime, rekabetçi olmayan bir ekonomi konumunu çağrıştırır ki; bu dış borç ödemelerine yönelik dinamiklerle birleştirildiğinde sürdürülemez bir ekonomi tablosu doğurur. Elbette içimizde gizli bahadırlarımız olan girişimcilerimiz, sanayicilerimiz, ihracat potansiyelini kullanan, zor dönemlerde nitelikli sermaye dönüşümünü ve teknoloji transferini sağlayan; kısmi düzeyde AR-Ge maliyetlerine katlanarak kitlesel verimlilik açığını kapatma yolunda uğraşı veren iş adamlarımız vardır. Yine hizmet sektörünün konjonktürel avantajlarıyla ekonomi yaratan önemli kesimlerin ve politika üretme arayışlarının hakkını da teslim etmek gerekir. İktisat bilimin diliyle söylersek, finans sektörünün getirisi ile reel sektörün getirisi arasında paralellik sağlanmadan; arz yönlü çarpan mekanizmasıyla işleyen bir katma değer süreci yaratmadan, küresel sistemin içine çektiği enflasyonla mücadele edilemez. Böylece Türkiye ekonomisi sürdürülebilir bir büyüme, geniş anlamda ilerlemeci kalkınma konumuna yükselemez.
DÜNYA DEVLETLERİ ARASINDA “OYUN KURUCU DEVLET” OLMAK VE BUNU SÜRDÜRÜLEBİLİR KILMA ZARURETİ
Bundan sonra Prof. Kök, kendinsin “üçüz açık” dediği, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki “Entelektüel, Kurumsal ve Teknolojik Açık”lar üzerinde durdu ve bizim de bu açıklardan kurtulmak zorunda olduğumuza vurguladı. Eğer Türkiye üçüz açıktan kurtulabilirse, biz de Dünya Devletleri arasında “oyun kurucu devlet” olabilir ve bunu da sürdürülebilir kılabiliriz. Hiç unutmayalım ki “oyunu kim kurarsa o yönetir ve kim yönetirse de o kazanır”, diyerek şöyle devam etti:
Bu temel açıklar, kendilerini meydana getiren temel bileşenler yönüyle analiz edilmelidir. Kendi çalışmamızın bulgularına göre her ülkede bu AÇIKLAR ne kadar azaltılabiliyorsa ekonomide verimlilik artışı o kadar artmakta; aksine açıklar ne kadar da giderek artıyorsa verimlilik azalmakta ve ekonomiler rekabetçi ekonomi olma özelliğini yitirmektedir. Nitekim çoğu iktisatçılar bir sonuç olan“açıklar” analizini, “Bütçe, Tasarruf ve Câri Açıklar” üzerinden ortaya koyar. Kitleler de bu kavramlar üzerinden ekonomiyi tartışır. İktisadi ajanlar ise bu tartışmaları referans alır. Kimine göre oldukça aydınlık, kimine göre karanlık tablolar çizilir. Bazen ortaya çıkan kaotik tablolar, hem üretici hem de tüketici kitleleri o derece rahatsız eder ki; “üretim-tüketim dengesi” gerçek mecrasından uzaklaşır. Dolayısıyla dengesizlik ve psikolojik algı yönetimi, ekonomi otoritelerini de sağlıklı karar almaktan geri koyabilir. Bize göre, iktisat temelli bu açıklar gelişmekte olan ülkelerin hepsinde derece farkları ile mevcuttur. Gelişmiş Dünya ülkelerinin “kurduğu” ve “kurguladığı sömürgeleştirme modelleri”, “geri” kalan dünyayı “işçileştirme modelleri” sayesinde fakirleşen kitlelerin önce menkullerinden, ardından gayrimenkullerinden vazgeçmelerine yol açtıkları gibi; benzer şekilde gelişmekte olan ülkeler de önce menkul, ardından KİT benzeri gayrimenkul stoklarından vazgeçerek ortaya çıkan açıkların bedellerini ödemektedirler. Vaktiyle İngiltere ve Almanya da KİT’lerini özelleştirdiler, ama onlar bu satışlardan elde ettikleri gelirlerle biz ve benzeri ülkeler gibi açıklarını kapatmada kullanmak yerine, katma değeri yüksek teknoloji yaratmada kullandılar. Kabul edelim ki bu temel meseleler ile baş etme kapasitesi, esasta bu konferansın da ana konusu olan“Entelektüel, Kurumsal ve Teknolojik Açık”ların nasıl ortadan kaldırılabileceğine yönelik tarih düşme çabasıdır.
BİR SEFERBERLİK RUHUYLA “SOSYAL SERMAYE” VARLIĞIMIZI YENİDEN HAREKETE GEÇİREBİLMEK
Konuşmasında “Elektronik Çağ ve Yapay Zekâ” uygulamalarından örnekler sunan Kök, genç nüfus potansiyelimizi hatırlatarak, evrensel bilgiye egemen beyin gücümüzün dünyayı doğru okuma sorumluluğu, “medeniyet tasavvurumuz”la buluşturulmalıdır, dedi. Özetle, sosyo-psiko-politik ve teknolojik açıkları OECD örnekleminden ele aldığı indeks verilerini işleyerek ve örneklendirerek ortaya koyan Kök, bu açıklarla hangi düzeyde baş edilirse, her yerde olan, zamanla da sürdürülemez hale gelen “câri açık”la da baş edilir; üstelik kalkınma olgusu arzu edilen ilerlemeci bir stratejiye dönüştürülür. Bu durum en başta politika tercihinden bağımsız olmamakla birlikte en temel önceliğimiz seferberlik ruhuyla “sosyal sermaye” varlığımızı yeniden harekete geçirebilmektir. Nitekim kaynakların doğru yerde ve doğru zamanda kullanımı, kaçınılmaz bir şekilde yeniden sanayileşmemize ilâve bir ivme kazandıracaktır. Dolayısıyla “bilgi ve teknoloji odaklı” yönetim felsefesi ve kaynak tahsisini kalkınma sürecine uyarlama kapasitesi, dünyanın gidişatından sorumlu her aydının işidir ve kurumsal ölçekte yönetim kalitesiyle de bire bir ilişkilidir, sözleriyle dikkat çekti.
Ülkelerdeki kurumsal açığın verimlilik üzerindeki etkisinin çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Kök, konuşmasını özetle şöyle bağladı:
“Kurumsallaşmayı sağlamış bir ülke”nin değer yaratma gücüyle “patinaj yapan” bir ülkenin değer yaratma gücü mukayese edilemez. Gelişmişliği temsil eden Dünya ülkelerindeki bilimin bilgiye ve teknolojiye dönüşme hızındaki değişme ile Türkiye’deki bilimin bilgi ve teknolojiye dönüşme kapasitesindeki yetersizlik, konferansta vurgu yapılan her bir açığın ana kaynağıdır. Ama bu milletin Türk cihan hâkimiyetine kendisini adamış bir millet olduğunu; mili mücadelenin ilk ateşinin tarihi referans noktalarımızdan biri olarak bu eşikten, keza Kahramanmaraş’ımızın kurtuluşunun da SÜTCÜ İMAM iradesinden doğduğunu asla aklımızdan çıkarmayarak, nihayet büyük ATATÜRK’ün önderliğinde esaret zincirini kırdığımız gibi; onun da ötesinde asıl bağımsızlığımızın iktisadiyatla teminat alınacağına inanmak zorundayız. Büyük Türkiye’nin potansiyelleri şüphesiz buna müsaittir.