Fiskeciden Dev Röportaj

Sitemizin sorumlu yazı işleri müdürü Mehmnet Fiskeci şehrimizin ünlü yazarlarından Kamil Abacıoğlu ile özel bir röportaj yaptı.

Aslında bu röportaj seneler önce yapıldı. Seneler önce dediysek, 3-4 yıl önce. Maraş eski müftü yardımcısı Kamil Abacıoğlu’nun evine gittiğimizde, bizi oğlu ile karşıladı. Röportaj istediğimizi geri çevirmedi. Kendisine teşekkür ediyoruz, uzun ömürler, sağlıklı günler diliyoruz.

Çünkü Kamil Abacıoğlu, bugün yaşayan canlı tarih. Bildiklerini, düşüncelerini, eserlerini sizlerle paylaşalım istedik, geçmişe ve tarihe ışık tutması bakımından sorularımızı yönelttik, o da babacan tavrı ile bildiklerini bize anlattı.

Biz sorduk, o cevapladı…

Malik Ejder’in Maraş’a beddua ettiği doğru değil

Önce insanların kendini tanıması bakımından, unutanlar olacağı düşüncesiyle anlatmasını istedik. Kendisinden bahsetmesini istedik. Kamil Abacıoğlu kimdi, müftülük yanında gazeteciliği de vardı ki, toplum bunu bilmiyordu, başından neler geçti, kimleri tanıyordu, hangi tarihe tanıklık etmişti?

Önce hayatından, yani özgeçmişinden söz etmesini istedik. Kısa kesitler halinde değil, bildiği ne varsa, uzun uzun… O da anlattı;

Kamil Abacıoğlu, aslen Mağaralı Mahallesi, Mahmutlar Oymağından, Mahmut Mehmet Gazi Çavuş’un büyük oğludur. Çocukluğumuzdan beri dini ilimlere aşinayız. Arapça, Farsça, İngilizce okudum. Lise mezunuyum, dışarıdan imam-hatibi bitirdim. 1944’de asker oldum. 3 yıl askerlik yaptım. Terhis olduktan sonra 1948’den beri Maraş yerel gazetelerde ve dergilerde dini, sosyal, ahlaki makaleler yazmaya başladım. O zamanki yerel gazeteler Engizek, göz doktoru rahmetli Kemal Tolun çıkartmış olduğu gazete, Ali Saim Emirmahmutoğlu’nun çıkarttığı gazetenin adı aklıma gelmedi, üçüncüsü Maraş Postası gazetesi sahibi Ali Kiper bey vardı, bunların gazetelerinde makaleler yazardım. Meslek olarak devlet hastanesinde 5 yıl ambulans şoförlüğü yaptım. 1954’de Devlet Demir Yolları imtihanına girdim. Adana işletmesinde imtihanı kazandım, Maraş istasyonuna hareket memuru oldum. 6 ay sonra Eskişehir meslek kursuna seminere gönderildim. İstasyon şefi adayı oldum. Lise ve imam hatip mezunu olmam sebebiyle diyanete karşı sevgi ve sempatim fazlaydı. Müracaat ettim Maraş Müftülüğüne 1966’da müftülük şefi oldum, Maraş’a naklen tayin edildim. 10 yıl Maraş Müftülüğünde hizmet ettim. Bu arada hayır kurumlarında yardım derneklerinde sohbetler ettim. Camilerde dini vaazlar yaptım. Ve bu arada yine yazılarıma devam ettim. O günden bugüne kadar da Maraş’la ilgili bazı hatıralarımızı tarihi menkıbeleri mesela Maraş camilerindeki Sakal-ı Şerifleri ayrı bir cilt eser olarak hazırladım. Kahramanmaraş camilerinin tarihçelerini çıkardım. Maraş Kurtuluş Savaşına dair Sütçü İmam olaylarını ve Kahramanmaraşlıların orta Asya’dan göç ettikleri Afşin Bey zamanından beri bazı tarihi menkıbeleri topladım derledim, henüz bastıramadım. Bunlar müsvedde halinde bekliyor.

Mehmet Fiskeci: Siz Cumhuriyet Halk partisi döneminden Demokrat Parti dönemine geçiş sürecini de yaşadınız. O zaman neler yaşandı, Maraş’ta neler oldu…

Abacıoğlu: 1946’dan 50’ye kadar Maraş’ta büyük gruplar halinde ileri geri cepheler oluştu. Demokrat Parti Adnan Menderes tarafı, CHP tarafı İsmet Paşa (İsmet İnönü) tarafıydı, ocaklar vardı. Halk Parti Ocakları, Demokrat Parti ocakları (seçim büroları) gece dolar taşardı. Bu arada herkes kendi partisinin propagandasını yapardı. O zaman Maraş Demokrat Parti Başkanı rahmetli Selahattin Hüdayioğlu vardı. Hami Aksu, Hasan Aksu, avukat Dr.Sait’in kardeşi Mehmet Bey, gazeteci Ali Saim bey, bunlar da Demokrat Partiliydiler. Demokrat Partinin hizmetinde, saflarında görev yaptılar. Karşı taraflarla mücadele çok oldu. İhbarlar yapıldı, birçok insanları 163. maddeden şikâyet ettiler. Yıldırım Cemil, Mustafa Derelioğlu’nu tevkif, ardından 3’er ay hapis ettiler. 160. madde çıkıncaya kadar Maraş’ta epeyce insanların huzuru kaçtı. 1949’da Maraş’ta epeyce hadiseler zuhur etti. 1959’da Menderes Maraş’a geldi. Karlı bir kış gününde, büyük bir heyecanla belediye meydanında büyük tezahüratlar oldu. Bazı büyükler konuşmalar yaptılar, Rüştü Paşa diye bir zat vardı, onlar konuşmalar yaptılar. Konuşmalardan hatırımda kaldığı kadarıyla, “Nato da, Sito da, Tito da” derlerdi. Öte yandan da radyoda “Kur’an, Kore’de kurban…” Bir şey daha vardı aklıma gelmedi. Bunlarda birbirlerine zıt tartışmalardı. 1950’de Demokrat Parti iktidar oldu. İktidar olunca, Maraş’ta büyük bir tezahürat yapıldı, şenlikler oldu. Gösteriler başladı. Ocaklar kapatıldı. Hatırıma gelen şimdilik bunlar.

 

Fiskeci: Peki, o günün ünlülerinden kim vardı hayatınızda. Yani bir rahmetli Doktor Sait, Osman Bölükbaşı Maraş’a gelmişti. Belediye meydanında konuşma yapmıştı.

Abacıoğlu: Osman Bölükbaşı rahmetli Maraş’a geldi. Millet Partiliydi. Maraş Merkez Gazi Zekeriya Efendi, Güvenen Hoca da milletvekili adayı oldu. Hocaya cephe alanlar oldu. Bölükbaşı da Mağaralı’da bir konuşma yaptı. Mağaralı Camii önünde büyük bir bahçe vardı. Bahçenin etrafı karaçalı dikenleri çevriliydi. Bölükbaşı elini karaçalı dikenlerine savuruverdi. Muhalefet “tek şeflik devrini böyle yıkacaz, yere vuracaz” diye bağırdı - çağırdı, büyük bir alkışla karşılandı ve o zamanın ileri gelen büyüklerinden hatırımda kaldığı kadar Dr.Kemal Tolun başhekim idi, Dr.Sait Emirmahmutoğlu, Av.Selahattin Hüdayioğlu, Av.Selahattin Aydın bunlardı. Ocak başkanları vardı her mahallenin, onlar da Demokrat Partinin önde gelen takdir edilen insanlarıydı.

Fiskeci: Siz yaşayan bir tarihsiniz, bilginizde çok şeyler var sizin başka neler yaşadınız Kâmil abi gençliğinizde. Gençliğiniz hangi mahallede geçti.

Abacıoğlu: 1925 doğumluyum ve 3 yıl askerlik yaptım. Alman harbinin son senelerinde İstanbul Trakya Adaköy, Terkos Gölü civarında askerliğimizi tamamladık. Karaçavuş oldum. Tezkere aldık, Maraş’a geldim. Demokrat Partiyi biz de desteklemeye başladık. O zamanki halkın tezahürü öyleydi. Tek parti devrinde bazı camiler kapatılmış - satılmış dediler. O yüzden biz de muhalif olduk, inancımız gereği Demokrat Partili olduk, bize bu sefer cephe aldılar. O zamanki tek parti şef devrinde Mağaralı Mahallesinde toplantılarda bir konuşma yapıldı. Bu konuşmalar esnasında bir mevlit çıkmış dediler Süleyman Çelebi mevlidine karşılık yeni bir mevlidi icad edilmiş dediler, neymiş bu Mevlit diye, gittim kitapçı Saim Emirmahmutoğlu’na sordum, Emirmahmutoğlu “bir balya kitap var bende” dedi, “Kim yazmış?” dedim, “Şair Behçet Kemal Çağlar” dedi. Bir tane de bana verdi, ben de getirdim mahallede, işte böyle bir mevlit çıkmış dedim, okumadığım halde benim elimden aldılar, ocak başkanları. Gece biz yatarken bizim evi bastılar bir kış gecesi, karakoldan polisler, jandarmalar Halk Partisinin bulunduğu ocak şimdiki Boğazkesen Camiinin polis karakolunun yerindeydi, orası camiymiş eskiden, biz bilmiyoruz. Orası Halk Partinin parti binasıydı. Halk Partisinin cipini getirdiler, beni o cipe bindirdiler ve karakola götürdüler, karakolda ifadelerimizi aldılar, sabahleyin “bizim mevlit” yakalandı diye emniyet müdürlüğüne getirdiler. Halk, çarşı pazara toplanmış mevlitçi yakalandı diye… Bizi o zaman iki kişi daha vardı hükümet konağına savcılığa vardık, başsavcı gazi Antepli Zihni Kutlar beydi. Bizi çağırdılar dediler ki mevlit okumuşsun dediler ben de; “Okumadım ama kitapçı Saim Emirmahmutoğlu satıyordu” dedim. Mevlit vardı - yoktu münakaşa oldu elimden aldılar, okumadım bile dedim. Tam biz bu münakaşada iken Saim Emirmahmutoğlu, Selahattin Hüdayioğlu, Hami Aksu, Hasan Aksu geldiler. Doktor Sait’in kardeşi Mehmet bey de savcı yardımcısıydı. Saim beyi içeri aldılar ifade veriyordu, dinledik; bu çocukları niye getirdiniz? Ben 25 yaşındaydım o zaman. Bu mevlüd’ü ben satıyorum, hükümet bastırdı, resmen ilan etti, 16 bakanın da imzası var üzerinde dedi. Dışarı çıktılar, ne bekliyorsunuz niye halka seslendi;  “Defolun! Hepiniz de gözüme gözükmeyin!” dedi. Hepimizi de bıraktılar. Bizi o zaman omuzlara aldılar. Biz de olduk o zaman Demokrat Partili… Kahraman olduk anlayacağın. Oysa ki olayın içinde yokum, ne köye gittim, ne mevlidi okudum… Aradan bir ay geçti, oturuyordum dükkânda,  Hanefi Mahçiçek’in dedesi Topal Ali geldi. “Yavrum ne oturuyon burada?” dedi. “Ne var Ali emmi?” dedim. “Hakkında tevkif kararı kesildi” deyince, “Yok, ben beraat ettim”  dedim. “Nasıl olmuş?” diye sordum. Cevaben; “Halk partililer ocağı kapatmışlar, madem siz çöktünüz biz de sizden istifa ettik!” demişler parti başkanına… Parti başkanı da emir vermiş o zamanki nazı geçen yetkililere bizim hakkımızda tevkif kararı çıkartmışlar. Geldiler bizi tutuklayacakları zamandan bir gün önceydi, Ali emmi bana haber verdi. Haberi alınca ben dükkândan çıktım eve vardım. “Durum böyleymiş!” dedim nereye gideyim? Kalktım Adana’ya doğru çıktım, gideyim başka memleketlerde şoförlük yapayım dedim. Başımı alıp gittim yani. Az gittim uz gittim, bu defa babamı götürmüşler karakola, cefa etmişler. Bir de duydum ki babanı dövüyorlarmış. Babamın dövülmesine razı olmadım. Çıktım geldim Maraş’a… “Gidim teslim olayım!” dedim, daha af çıkmamıştı. Kalktım hükümet konağına giderken Kadir Paşa’nın evinin altında bir örtme vardı, oraya girdim, hükümet konağına yakın orası. Belediye Başkanı Ali Kısakürek karşıladı, karşıma çıktı. Tanışırdık onunla da. “Nereye yavrum!” dedi. “Ben gidiyorum” dedim. “Bizi hapis edeceklermiş, ben hükümete gidiyorum” dedim. Ali efendi; “Aman yavrum, dur hele, gitme! Af çıktı çıkacak, şimdi seni tevkif ederler!” dedi. “Ederlerse etsinler, babamı dövüyorlarmış onun için gidecem” dedim. “Gitme!” dedi. Bizi geri çevirdi, gitmedik. Geri geldik. Aradan birkaç gün geçti gerçekten af çıktı biz de beraat ettik.

Fiskeci: Konuyu biraz değiştirmek istiyorum Kemal abi. Kemal Atatürk 1925’de şapka devrimini ilan etti. Sizin doğduğunuz yılda yani. Kılık-kıyafet devrimini ve Maraş’ın da şapka devrimine muhalefet ettiği için Maraş’ta kimi rivayetlere göre 6–7, Sami Beyazıt’ın bize anlattığına göre de 39 tane âlim ulema idam edilmiş Maraş’ta. Seyyar İstiklal Mahkemelerin kararı mucibince… Hani şu meşhur 3 Ali’lerin devri… Siz bu işin aslını biliyor musunuz?

Abacıoğlu: Biz yetişmedik o döneme, 1925 doğumlu olmama rağmen tabi, ancak kulaktan duyduğumuza göre 7 kişiyi idamla yargılamışlar, bunun 4 tanesini idam etmişler, artık 3 tanesine de kaç tane gün verdilerse onları da mahkûm etmişler diye duyduk. Fakat kimler olduğunu bilemiyorum. Ancak kulaktan duyma inşallah - maşallah denilen bir fırıncı varmış onun babasıymış, ”adım maşallah şapka giymem inşallah” dermiş. Zannederim biri de oymuş.

 

Fiskeci: Bir de bu gün Aksu’da ulu bir insanın türbesi var. Malik Bin Eşder… Onun Maraş’a beddua ettiği ve Maraş’ın da lanetlendiği, onun için iki yakasının da bir araya gelmediği söyleniyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Abacıoğlu: Malik İbni Eşder. Maraş dilinde Ejder diyoruz ama aslı Eşder’dir. Aslı Arap’tır. Ve tebe-i tabiindendir. Yani ashaptan değildir. İkinci gruptandır. Hazreti Ali hazretleriyle beraber Nihavent’te savaşa geliyorlar, Safaviler’le. Diyarbakır’ı teslim aldıktan sonra Diyarbakır Valisi oluyor. Diyarbakır Valisi olunca bu mıntıkalara da nezaret ediyor ve Maraş’a da geliyor. Maraş’ta o zaman, zaten ondan evvel Hz. Ömer devrinde sadece 637 tarihinde Ökkeşa Bin Mihsan Hazretleri Miktat Bin Esme zamanında Maraş Müslüman olmuştu. Aradan 30–40 sene sonra geliyor Maraş’a. Aksu tepesinde türbesinin bulunduğu yerde konaklıyor üç ay. Orada Maraş’ı tarafsız izliyor, artık bazı isyanlar oluyormuş, o isyanlardan dolayı Maraş’a bazı ithamlarda bulunduğu söyleniyor. Fakat kesin değil. Beddua ettiği gerçek değil, çünkü tebe-i tabiinde olan bir zatın ağzından kötü kelam çıkmaz, ben buna inanmıyorum. Burada birkaç ay daha kaldıktan sonra geri dönüyor Diyarbakır’a, tekrar Diyarbakır’dayken Mısır-Kahire’ye vali tayin ediliyor. Yerine oğlu İbrahim geçiyor. Malik Bin Ejder’in oğlu İbrahim bu mıntıkaya sorumlu oluyor, o da Maraş’a geliyor. Ve Malik İbni Ejder Mısır’a gidiyor. Kahire’ye yaklaştığı zaman, varmadan bir köyde misafir ediliyor. O köyde bulunanlar da Hz.Ali Efendimizin aleyhinde bir grupmuş. Malik İbni Ejder’e suikast tertipliyorlar. Yemek yenildikten sonra zehirli bal şerbetini içiriyorlar Malik İbni Ejder orada şehit oluyor. Bazı tarihçilere göre oğlu İbrahim Malik İbni Ejder’in naşını deveye yükleyerek Maraş’a getiriyor şimdiki Aksu tepesindeki yerine türbesine yatırıyor ve bu türbe 1400 seneden beri ziyaret ediliyor. Ancak gerçek olarak o devirde cesedin kokması muhtemel.

Deniliyor ki: “İbrahim’i Maraş’a getirmesi zor!” diyorlar. Bu bir ihtimal. Prof. Faruk Sümer de böyle diyor. Yani Malik Ejder’in cesedi burada değil, Mısır Kahire’ye yakın bir yerde methumdur. Ancak bunlar büyük bir velilerden evliya sınıfından olduklarından dolayı ruhaniyetleri tay yi mekân tay yi zaman kaydı ile Ökkaşi Hazretleri, Mıktat Bin Esved’de ashabı ikramın ileri gelenlerinden olmakla beraber, onların da makamları ziyaret ediliyor, 1400 seneden beri ziyaret edenler, o zatları rüyalarında görüyorlar. Rüyalarında görmelerinin de hikmeti evliya sınıfından olanların ruhaniyetleri sıradan bir insan olmadıklarından dolayı,  ruhanileri makamlarını zaman zaman ziyarete geliyorlar. Ziyaret eden misafirlerle de ruhen müşerref oluyorlar. Bunlarda manevi kurallardan kaidelerden sayılıyor. O bakımdan Malik Ejder’in gerçek naaşının burada olmadığı profesör tarafından da yazılmıştır.

 

Fiskeci: Evinizde her taraf gazetelerle, arşivlerle, tuttuğunuz notlarla dolu. Bunları ne yapmayı düşünüyorsunuz? Yaşınızda hayli ilerledi maşallah, Allah sağlıklı ömür versin bunları ne yapacaksınız Kâmil abi…

Abacıoğlu: Bunlar 50 senedir yarım asırdan beri bulabildiğim derleyebildiğim kadar tertiplediğim, Maraş’a ait veya genel anlamda dini, ahlaki, sosyal konuları teşekkül ediyor.  Bunları kitap olarak bastırmak istiyorum. Amma ne ömrümün yeteceğini zannediyorum, ne de bastırabilmeye maddi olarak gücüm yetmeyecek. Bunları hayır kurumları, vakıflar dernekler vasıtasıyla hayır kurumlarına hediye olarak verebilirim. Memleketime, milletime maddi yönden bir hizmette bulunamadığımdan dolayı tabi manevi bir hizmeti düşündüm. Gelecek kuşaklara bir miras bırakmayı düşünüyorum, nasip…

 

Fiskeci: Bunları almak için belgeleri herhangi bir para ödediniz mi?

Abacıoğlu: Tabi hepsini bunların parayla aldım. Bütün maaşlarımın yarısını bunlara verdim. Aç, susuz kaldım, bu eserleri topladım, derledim. Ancak bazı kütüphanelere de bağışlamayı düşünüyorum. Mesela Kazancı Camii bir kütüphane açılıyor, şimdi bazılarını oraya vermeyi düşünüyorum. Bazılarını isteyen vakıflara veriyorum, inşallah dualara vesile olur diye düşünüyorum.

Fiskeci: Siz doğduğunuzda yani cumhuriyetin ilan edildiği yılda 1925’de Maraş nasıl bir şehirdi, insanlar ne yer, nasıl giyinirdi?

Abacıoğlu: 1925’leri tabi biz bilmiyoruz da, ancak o dönemlerde geçmiş gaziler ve mücahitlerden bazı notlar almıştım. Onların ifadelerine göre Maraş’ta Sütçü İmam hadisesi,  Başsavcı emeklisi Mehmet Ali Kısakürek, kalede Türk Bayrağını görmeyince âlem-i İslam’a hitap beyannamesini neşretmiş, o beyannamenin üzerine Ulu Camide toplanmışlar, bir Cuma günü. O toplantı da Ulu Cami imam hatibi Cuma namazını kıldırmamış ve halk coşkulu halde “Cuma namazı kılınmaz, cumanın şartlarından biri hürriyettir, istiklaldir. Hürriyet ve istiklal olmayınca Cuma namazı kılınmaz!” demişler. Cami imam hatip’i rivayete göre Hasan Kalenderoğlu diyorlar o zaman. Müftülük arşivlerini çıkardım tam bulamadım ismini. Ancak rivayetlerde Rıdvan Hoca Efendiye izafeten hadisenin alemdarı Rıdvan Hoca olduğunu ifade ediyorlar ise de müftülük arşivinde Rıdvan Hoca Efendinin Ulu Camiye 1931’de imam tayin edildiği yazılı. Bu hadise ise 1919’da vuku bulmuştur. Bu bayrak olayı… Ulu Camiden bayrak olayı kaleye hücum ediyorlar hutbeye çıkan Hasan Efendi “hutbe okumayacağım” diyor. “Mademki hürriyet istiklal yok, öyleyse Türk Bayrağını kale burcundaki seyran direğini çekmedikçe Cuma namazı kılınmaz!” diyor. Ve o zamanki Şerbetçi Ahmet Efendi gibi bazı ileri gelen mücahitler kaleye hücum ediyorlar. Kaleye hücum ettikleri sırada İt Tepesi denilen, eski adıyla İtalyan Kilisesinin olduğu yer, şimdiki Abarabaşı denilen yerde, kaleye müteveccihen tevcih edilen makineli tüfeklerle kaleye hücum eden mücahitleri hepsini vurabilirlerdi. Onlar da Allah yardım etmiş, korkmuşlar silaha sarılamamışlar, kaleye hücum eden mücahitler kaleye çıktığı zaman kalede nöbetçi bulunan Osman Erşan isminde bir onbaşı yere atılan Türk Bayrağını alıyor ve seyran burcuna takıyor ve Cuma namazını kalede kılıyorlar. Yalnız bazı yazarlara göre kale burcuna Fransız bayrağı çekildi diyorlar. katiyyen kale burcuna Fransız bayrağı çekilmemiştir. Bütün gerçek budur. Maalesef yabancı tarihçiler de çekildi diyorlar. Çekilmemiştir, ancak Türk Bayrağını yere atmışlar, oradan Osman Erşan alıyor ve yerine takıyor ve Cuma namazı kılınıyor. Cuma namazının ardından kalenin kuzey tarafından kapıdan cemaat hükümet konağına çıkıyorlar,  oradaki govarlöre varıyorlar. Maraş’ın Müslüman bir şehir ve hür istiklal sahibi bir memleket olduğunu goverlöre duyuruyorlar, orada bir gösteri yapıyorlar ve goverlörü korkutuyorlar. Govarlör de çok duramıyor, burada ve başını alıp gidiyor. Rivayetler böyle.

Fiskeci: Merhum eski milletvekili, avukat Mehmet Yusuf Özbaş’la dostluğunuz, ahbaplığınız, örtüşdüğünüz bir nokta var mıydı. Neler yaşadınız Mehmet ağabeyle…

Abacıoğlu: Mehmet Bey’le çoktan beri tanışırız. Merhumu çok severdim. Mehmet Bey’i araştırmacı yazar dergileri var, bana çıkan dergilerden de veriyor zaman zaman gider ziyaret ederim avukatlığı zamanından beride görüşürüm kendisiyle. Ancak şöyle bir fikir birliğimiz oldu.1978’lerde tam kesin değil belediye başkanımız Hacı Ali Özal beydi. Hacı Özal Bey baba dostum baba arkadaşım kendisiyle beraber hacı efendidir de yatılı bölge okulu güneyinde Tekerek yolu üzerinde Maraş milli mücadele kahramanlarından aslan beyin maiyetinde çete olarak yenice kaleli hasan mercimek tepede vuruluyor şehit oluyor. Bu zat yaralı olarak Tekerek yoluna iniyor orada şehit oluyor ve oraya defnediliyor. Yatılı bölge okulunun güney kıble duvarının dibinde fakat Maraş belediye otoban yolu yapılınca bu mezara geliyorlar ve mezarı kaldırmak istiyorlar. Haberimiz oldu merhum Mehmet Özbaş ile birlikte reis beyle görüştük ve rica ettik, minnet ettik, yalvardık bu şehidimizi kaldırma dedik. Burada gelip geçenler dua ediyorlar dedik. Fakat Hacı Ali Bey yolun ortasında kaldı dedi. Ben tekrar vardım ricam ettim ve Ankara’daki Gül Baba mezarını örnek gösterdim, Hacı Bayram Veli’den kaleye doğru inerken, yolun içindeki Gül Baba türbesinin üstü de açık, bunu da misal örnek gösterdiğim halde, Hacı Ali Bey bana dedi ki “Hoca hoca seni iyi tanırım, sen de beni iyi tanırsın, severiz birbirimizi ancak senden başka hoca yok mu?” Ben hocalık iddia etmiyorum yalnızca şu mübarek zatın cesedini buradan kaldırma diyorum dedim. “Ben mezarı açtırdım. Ceset yokmuş, ceset çürümüş, şehitlerin cesedi çürümez derler. Onun için kemiklerini bir torbaya doldurduk Şeyh Adil’e götürdük” dedi. Mehmet Bey de bunun üstüne gazetelerde yazdı, ben de yazdım amma şehidimizin naaşı oradan kalktı. Yani şehitlerin yüzde yüz cesedinin çürümeme diye bir kaydı yoktur. Bazı peygamberlerin bile cesetleri çürümüştür, kemikleri bulunuyor, bunu bilemeyiz tabiî ki hikmeti ilahidir. Ancak büyüklerimiz de milli mücadelede yaşayanlardan hatta ben o zamanın Çerkez Aslan beyle de görüştüm onun çevresinde mücahitlik yapan çetelerle de görüştüm,  onlarla da konuştum, notlar almıştım. Bu mücahide acıdık durduk. Ruhan da yerini tabi tebdili Tahir oldu. Allah ruhunu şad eylesin. Mehmet Bey’le de fikirdaşlığımız böyle gelişti.

Fiskeci: Kâmil Abi siz mağaralı mahallesindeydiniz. Birde mağaralı mahallesinde çangalıyla meşhur mağaralı Ökkeş vardı, pehlivan. Mağaralı Ökkeş’i tanırmıydınız. Bize biraz ondan bahsedebilirimsiniz?

Abacıoğlu: Mağaralı Ökkeş benim mahalle komşumdu, aramızda iki ev vardı. Bizler de genç iken güreşirdik. Bizi güreştirirdi. Akçakoyunlu Mahallesindeki Akçakoyunlu Camiinin bulunduğu yer güreş meydanıydı. Orada haftada bir gün Pazar veya Cuma günleri memleket çapında güreş olurdu, kazalardan gelirlerdi, güreş tutarlardı. Mağaralı Ökkeş’in karşısında Kasap Kara Ali Pehlivan var idi, o da iyi güreş tutardı. Çok muazzam bir güreşçiydi. Durdu Mehmet vardı. Biz Mağaralı Ökkeş’i iyi tanırız, güreşçilerin başıydı. Abdal Halil davulcu gelir güreş zamanı davul çalardı, davul çalarken; “Mağaralı Ökkeş, Mağaralı Ökkeş yıktı da yıkacak” diye bestelerdi, böyle çalardı. Mağaralı Ökkeş, 65 yaşında vefat etti. İkinci hanımı zamanında vefat etti. Hiç çocuğu olmadı. Ünlü bir güreşçiydi. Adana’dan güreşçiler gelirdi. Şehirlerarası güreş tutarlardı. Babayiğitti, kendisi. Aldangaç diye bir oyun vardı. Güreşirken birden bire karşısındaki muhalifine varır atılır sol koluna yapışır hemen yan baldırını kaldırır, yere vururdu. Buna Aldangaç denirdi. Buna çangal diyenler de oldu ve böyle bir fendi vardı Mağaralı Ökkeş’in.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Eğitim Haberleri