Mehmet Dobaoğlu

Mehmet Dobaoğlu

VUSLATA ERMEK

“Ne güzel buyurmuş Mevlâna Hazretleri: “Akıp giden zaman içinde bir kafesteyim, her türlü amelde çok ahesteyim. Kabrim beni bekliyorken dünyalık hevesteyim. Uyandır artık Ya rab! Belki de son nefesteyim!”

Alaeddin Bayrakçı hocamız da vuslata erdi, bana gönderdiği son mesajı da yukarda yazdım. Sanki öleceğini hissetmişti. Rabbim mekanını cennet etsin. Kendisi Fatih Şekkeli İlkokulunda Müdürlüğümüzü de yaptı, ondan hiç kırılmadık, incinmedik. Aynı zamanda köşe yazılarımı dikkatlice okuyan, değerlendirmeler ve öneriler yapan, bilgisini bizlerle paylaşan biriydi, işin doğrusu onun vefatı beni çok etkiledi.

Okuduğu; “Moskof Harbi ve Başımıza Gelenler Kitabı ile Peygamberlerin Gölgesinde Son Türkler Medine Müdafaası” Sonrası tespitlerine de yazmam gerekiyor.

“Hocam, bu her iki kitabının yazarları da bir zat savaşların içinde bulunmuşlar. Şurayı unutmayalım kardeşim. Yüz yıl öncede yüz yıl sonrada tek yapacağımız iş ekonomik bağımsızlığını kazanmak. Ekonomik bağımsızlığını kazanamayan milletler, siyasi bağımsızlıktan söz edemezler. Allaha emanet ol!” Hocam sende Allah’a emanet ol, inşallah cennette tekrar buluşur ve sohbet ederiz.

ÖLÜME FARKLI BAKMAK

Başlığımızı Vuslata Ermek koyduk, çünkü biliyorsunuz vuslat kavuşmaktır. Bizde bugün, müminlerin vuslatı yani ölüm hadisesine farklı bir pencereden gireceğiz. İnsan için dünya hayatının bitmesi, yeni bir hayatın başlamasının adı olan ölüm hakikati ile ilgili olarak çok kitaplar, makaleler, şiirler yazılmıştır. Mevlâna, ölüm gününe, düğün günüm demiş.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nurlarda: “Mevtin (ölümün) muammasını ve tılsımını Risale-i Nur ile o açmış, o dehşetli yüzün altında ehl-i imana çok ünsiyetli, sürurlu, nurlu bir hakikat keşfedip ispat etmiş”

İmam-ı Gazali ise, cenaze basiret sahipleri için bir ibrettir(Kalplerin Keşfi s. 706) der.  Bu bakış açısından yola çıkarak, şu dörtlüğü yazıp, sonra da Ölüm Risalesinden kısa bir bölümü sizlere aktarayım.

BİZE DOĞRU GELEN CENAZELERDEN KORKUYORUZ.

GEÇİP GİDİNCE TEKRAR EĞLENCEYE DALIYORUZ.

İÇİNE KURT DALAN BİR KOYUN SÜRÜSÜ GİBİ,

KURT GİDİNCE YİNE OTLAMAYA DEVAM EDİYORUZ.

ASIL VATANIMIZ

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, insanın asli vatanı olan Cennete ve saadet-i hayatiyeye gidişi ancak ölüm yoluyla, kabirden geçmesiyle olacağını belirterek; ölümün asıl siması olan nuraniliğini ve sevimliliğini nazarlara gösterip ehl-i imanı rahatlatmıştır.

“Herkesi korkutan, en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım. Nur-i Kur’an ile gördüm ki, ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de, fakat mü’min için asıl siması nuranidir, güzeldir gördüm.” Evet “ölüm, sureten göründüğü gibi dehşetli değil. Çok risalelerde gayet kat’i, şeksiz, şüphesiz bir surette, Kur’an-ı Hâkimin verdiği nurla ispat etmişiz ki, ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten bir paydostur. Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir. Hem hakiki vatanına ve ebedi makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır. Zindan-ı dünyadan, bostan-ı cinana bir davettir. Hem Halık-ı Rahim’in fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Madem ölümün mahiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak değil, bilakis rahmet ve saadetin bir mukaddimesi nazarıyla bakmak gerektir. “Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedi değil, adem (yokluk) değil, tesadüf değil, failsiz bir in’idam değil; belki (bilakis), bir Fail-i Hakim-i Rahim tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır, saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslilerine bir sevkiyattır, yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.”

Kalın sağlıcakla

 

Önceki ve Sonraki Yazılar