TAKIM KAPTANI

Güz gelmişti, eylül ayının sonlarıydı. Hava parçalı bulutluydu fakat yağmur yoktu. Mektepler açılalı yaklaşık iki hafta olmuştu. Emirli’den doğan Çoban Pınarı‘ndan çıkan sular ilçenin ortasından küçük bir çay olarak geçiyordu. Çayın üzerinde su değirmenleri vardı. Yedinci ve sonuncu su değirmeni bugünkü öğretmen evinin olduğu yerde bulunuyordu.

Su değirmeninin kuzey kısmında lahana tarlası vardı. Lahanalar olgunlaşmıştı. Niğde lahanası küçük olurken Afşin-Elbistan lahanaları çok çok büyük olurdu. Lahanalar abdal davulu büyüklüğünde olmuş, müşterilerini bekliyordu. Massey Ferguson marka bir traktör lahana tarlasının doğusundan geçen, değirmen yolunda durdu. Traktörün durduğunu gören mahallenin çocukları meraklı gözlerle beklemeye başladılar. Traktörün arakasında peş peşe takılmış iki naylon(römork) vardı. Şoför traktörü stop etti, aşağıya indi. Naylonlarda bulunan kişiler aşağıya atladı. Yaşlı bir adam diğerlerinin yardımıyla naylondan aşağıya indirildi. Yaşlı adamın ve yanındaki kişilerin kıyafetleri sanki dökülüyordu. Yaşlı adamın ayağında eskimiş siyah bir köşker fları,digerlerinin ayaklarında çamurlu soğukkuyu lastik ayakkabılar vardı.Yaşlı adam ellerini böğrüne dayadı,lahana tarlasına bir göz attı,başını ‘’tamam’’ der gibi öne doğru salladı. Yanındakiler seslendi:

---Tahraları,bıçakları,belleri,kürekleri römorktan indirin.İki kişi, lahanaları köküyle sökecek ,sizler de sökülen lahanaların köklerindeki çamurları temizleyip çürümüş yaprakları kopararak düzgün bir şekilde naylonlara yerleştireceksiniz. İşçiler, ceketlerini çıkarıp mintanlarının kollarını sıvayarak lahana tarlasına daldılar. Mahallenin çocukları çok sevinçliydi çünkü lahana tarlasında futbol oynayacaklardı. Hemen hemen her sene aynı olayı yaşıyorlardı. Ayrıca karınları doyuncaya kadar, arta kalan lahanaların beyaz kısmını çıtır çıtır yiyeceklerdi.Güneş sallanmış, ikindi vakti olmuştu. Çalışanlar yorulmuştu. İki naylon da davul büyüklüğündeki lahanalarla dolmuştu. Ortası yumuşak lahanalar,sarmalık; sert olan lahanalar da turşuluk oluyordu. Ayrıca lahanadan kabuska denilen çorba yapılıyordu.

Traktörün gitmesiyle önce çocuklar,sonra da bütün mahalleli lahana tarlasına dalmıştı.Tarlada sağlam kalmış lahanaları sökmeye çalışıyorlardı.Çocuklar ellerindeki bıçaklarla lahananın ortasını oyarak beyaz kısımlarını çatır çatır sesler çıkararak iştahla yiyorlardı. Bazı mahalle sakinleri evlerindeki hayvanları da lahana tarlasına getirmişlerdi. Istık Emmi;ortaboylu,uzun yüzlü,elmacık kemikleri çıkık,esmer tenli,ak sakallı zayıf bir ihtiyardı.İki ineğine, lahana yapraklarını yedirmek için lahana tarlasına getirmişti. Şen şakrak şakacı bir ihtiyardı. Mahallenin çocukları onu çok severlerdi da çocukları çok sever, elinde yiyecek ne varsa, çocuklara ikram ederdi: kuru üzüm, dut kurusu, bastık, kesme, sormuk şeker, elma, armut, alıç… Mıstık Emmi’nin okuması yazması yoktu ama kulaktan duyma bilgileri unutmazdı. Duyduklarını başkalarına anlatmaktan zevk alırdı. Çocukları başına toplar onlarla şakalaşır, onları birbirleriyle güreştirir ve onlara komik sorular sorardı:

--Döller, şimdi size bir bilmece soracağım, cevabını bilene bir elma vereceğim.

Çocukları bir merak sardı, Mıstık Emmi’nin ağzının içine bakıyorlardı. Herkes ağzındaki lahanayı çatı çutur yuttu. Mıstık Emmi’yi dinlemek istiyorlardı ama konuşmalar devam ediyordu.

Mıstık Emmi, elindeki mesesi sağ eliyle birkaç çocuğun başına hafifçe dokunarak sessizliği sağladı:

---Kat kat döşşek,bunu bilmeyen eşşeek!..

Herkesi bir gülme tuttu, çocuklar birbirine bakarak gülüyorlardı. Gülüşmeleri uzaktan tamaşa eden(seyreden) mahalleli ne olduğunu merak ediyordu. Çocuklar birbirine bakarak hem gülüyor, hemde bilmecenin cevabını düşünüyorlardı. Çocuklardan biri’’ lahana, lahana’’ diye bağırdı. Bazı çocuklar ne olduğunu anlamadılar. Mıstık Emmi, cebinden kurtlu bir elma çıkardı, diğer çocuklar onu dikkatlice izliyorlardı. Elmayı çocuğa uzattı:

---Afferin sana!Bilmecenin cevabının ‘’lahana’’ olduğunu bildin; sen’’ eşşeek’’ olmaktan kurtuldun!

Mıstık Emmi, çocukların meraklı bakışları altında, ceketinin sağ cebinden büyükçe kırmızı bir kurtlu elma çıkardı. Çocuğa uzattı; çocuk elmayı aldı, evirdi, çevirdi. Elma kirliydi ve kurtluydu. Herkesçocuğun kurtlu elmayı beğenmediğini düşünürken o, elmaya tükürdü ve gömleğinin iç kısmıyla onu güzelce sildi. Elmanın kurtlu kısmına dikkat ederek ısırdı ,çatı çutur yemeye başladı, belli ki kurtlu elma yemede tecrübeliydi…Diğer çocuklar onu gülerek seyrediyorlardı.

Mıstık Emmi ,çocuklarla her buluşmasında kıyamet alametlerini anlatır, çocuklar da sanki onu ilk defa dinliyormuş gibi merakla dinlerlerdi. Çocuklardan biri muziplik olsun diye Mıstık Emmi’ye sordu:

---Kıyamet alametleri nelerdir?

Mıstık Emmi, sanki ilk defa anlatıyormuş gibi anlatmaya başladı:

---Ahir zamanda, fitne Araplardan kopacak; Amik Ovası’nda kanlı savaş olacak, kan gövdeyi götürecek, Maraş yelden, Adan selden batal (yok) olacak! Ayrıca zina çoğalacak, yüksek yüksek binalar yapılacak, şatafatlı mescitler yapılacak ama cemaati olmayacak, sık sık zelzeleler olacak, zenginler zekat vermeyecek, yaşlılara sevgi ve saygı azalacak, yeni yeni hastalıklar çıkacak, Müslümanlar parça parça olacak, kadınlar erkeklere ,erkekler de kadınlara benzeyecek, faiz çok yaygılaşacak, çirkin işler ve haddi aşanlar çoğalacak…

Ertesi gün, mahallenin çocukları öğleden önce toplandılar.Şimdi sıra, lahana tarlasının futbol sahası dönüştürülmesine gelmişti. Çocuklar; kazma, kürek, bel, tırmık, keser, tahra getirmişlerdi. Lahana tarlasını düzeltmek için canla başla çalışmaya başladılar. Acıktıkları halde öğle yemeğine bile gitmediler. Vakit ikindi olmuştu,  hepsi de çok yorulmuştu. Tarla, ufak tefek tümsekler kalsa da top oynanacak duruma gelmişti. Hepsi de gururlu bir şekilde, yarın ilk maçı yapmak üzere, evlerinin yolunu tuttular.

Ertesi gün hava parçalı bulutluydu. Güz serinliği başlamıştı. Su değirmenin yanındaki söğüt ve kavak ağaçları yapraklarını dökmeye başlamıştı. Kavak ağaçları sarı yapraklarını tepeden dökmeye başlamıştı, bu durum kışın şiddetli geçeceğinin göstergesiydi. Hafiften bir poyraz esiyordu. Çocuklar toplamıştı ama maç yapmak için topları yoktu. Biraz sonra babası öğretmen olan Ali, elinde kırmızı renkli bir topla geldi. Herkes Ali’yi ayakta karşıladı. Lahana tarlasında ilk maç yapılacaktı. İlkönce topluca maçın kuralları, takımlar oluşturulmadan belirlendi. Tarlanın güney ve kuzey yönünde yedişer adımdan oluşan kaleler yapıldı. Her iki kalenin iki tarafına taşlar konuldu.Gol olması için topun kalenin iç kısmından gitmesi gerekiyordu. Penaltılar, dokuz adım mesafeden atılacaktı. Top havadan giderse kalecinin parmaklarının ucuna değerse gol; değmezse aut olacaktı. Aynı kural frikik topları için de geçerliydi. Maç iki yarıdan oluşacak ama her devre değişimi üç gol sonrasında olacaktı. Sıra takımların oluşturulmasına gelmişti. Birinci kaptan belliydi, topun sahibi olan Ali’ydi. İkinci kaptan iyi top oynayan ve yaşça diğer çocuklardan büyük olan Mehmet oldu. Diğer çocuklar iki kaptanın karşısında yan yana dizildiler. Seçmeye önce Ali başladı. Takımlar altışar kişiden oluşacaktı. Ancak hakemin dışında on üç kişi vardı. Takımlar oluşturuldu. Ben dışarıda kalmıştım. Canım çok sıkılmıştı. Yorulan ya da sakatlanan olursa, beni oyuna alacaklarını söylediler... Ben çok iyi top oynayamıyordum ama topa vurmasını bilmeyenler bile takıma girmişti. Yani bazı çocuklara torpil yapılmıştı, bu zoruma gitmişti. Yine de sahayı terk edip gidemedim. Maçı seyretmeye karar verdim.

Ali’nin, Mehmet’in, Recep’in, Yaşar’ın ayağında spor ayakkabısı vardı. Diğer çocukların ayağında soğukkuyu ayakabı, gıslevet ve eski kundura vardı. Hakemliği ortaokulda okuyan Hasan yapıyordu. Maç kıran kırana başladı. Abdullah çok sert ve faullü oynuyordu. Hakem uyardı, maçta kavga çıksın istemiyordu. İlk golü karmbolden Recep attı, havalara zıpladı; çok mutluydu. Herkes ona sarıldı ve onu tebrik ettiler. Maç tekrar başladı, takım kaptanı Ali, orta sahadan aldığı pasla kalecinin solundan güzel bir plaseyle, kale taşının yanından golünü attı. Durum iki sıfır olmuştu. Karşı takımdaki oyuncular birbirlerini suçluyorlardı. Bağırıyor, çağırıyorlardı. Kaptan Mehmet, arkadaşlarını uyardı. Maç yeniden başladı. Takım arkadaşı Yaşar’ın sağdan gelen güzel ortasına kaptan Mehmet, kalecinin ayakları arasından golünü attı. Arkadaşları kaptanı kucaklayarak sevinçle havaya kaldırdılar. Maçın seyircileri çoğalmıştı, kenardan da alkışlar duyuldu. Bu durum oyuncuların da hoşuna gitmişti. Maç tekrar başladı. Her iki kaptan da kısa paslarla oynamaları için arkadaşlarını uyarıyordu. Ali’nin takımı bir gol daha atınca birinci devre bitmişti. Her iki kaptan da arkadaşlarını başına topladı. Beş dakikalık arada taktikler verildi. Bazı oyuncuların oynadıkları mevkileri değişmişti. İkinci devre çetin başladı. Herkes görevini en iyi şekilde yapmaya çalışıyordu. On dakika geçtikten sonra yorulmalar başlamıştı. Hatalı verilen bir geri pası takip eden Ali’nin takımından Yaşar, kaleciyi de çalımlayarak dördüncü golü attı. Kaleci, hatalı geri pas yapan arkadaşına bağırdı. Moraller bozulmuştu. Kaptan Mehmet araya girerek arkadaşlarını uyardı. Ali’nin takım arkadaşları da yorulmuştu. Ali arkadaşlarına yardımlaşarak ve üç pas yaparak oynamalarını söyledi. Mehmet’in takım arkadaşları yenilgiden bir an evvel kurtulup gol atmak için rastgele saldırıyorlardı. Defansta çok açık veriyorlardı. Nitekim orta sahada kaybettikleri topu kazanan Kaptan Ali, kalecinin öne çıktığını görünce üzerinden şık bir gol attı. Durum beş bir olmuştu. Kaptan Mehmet, kaleciye hatasından dolayı fırça attı. Kaleci, hatalı olduğunu bildiği için hiç sesini çıkarmadı. Kaptan Mehmet çok becerikliydi. Orta sahadan aldığı topla önüne gelenleri tek tek çalımlayarak takımının ikinci golünü attı. Arkadaşlarına moral vererek ikili mücadeleyi bırakmamalarını, yardımlaşmalarını söyledi. Her iki takımın oyuncuları da çok dikkatli oynuyordu. Oyuncular koşmaktan yorulmuş nefes nefese kalmıştı. Ali’nin takımı üç pasla orta sahaya geldi, Latif sağ açıkta çizgi ye yakın bekliyordu. Pas kendine gelince hızlı bir şekilde sağ köşeye doğru topu götürdü. Rakibine güzel bir çalım attı. Kafasını kaldırdı, takım arkadaşları ceza sahası içinde top bekliyorlardı. Çok güzel kavisli bir orta yaptı, herkes havaya sıçradı, kaleci boşa çıkmıştı, Ahmet, güzel bir kafa vuruşuyla takımının son golünü atarak maçı bitirdi. Arkadaşları sevinçle onu kucaklayarak mutluluğunu paylaştılar. Maçın rövanşını yapmak üzere sahadan ayrılırken Ali’nin takım arkadaşları sevinçli ama Mehmet’in takım arkadaşları üzüntülüydü. Takım kaptanı Mehmet:

---Buğün şans sizden yanaydı. Kendi basit hatalarımızdan goller yedik. Bundan dolayı da maçı kaybettik, maçın rövanşını mutlaka alacağız! Diyerek arkadaşlarını teselli etti.

Günler, aylar geçti. Artık Ali’nin takımının değişmez oyuncusu olmuştum. Yağmurda, çamurda, soğuk havalarda, hatta kar yağdıktan sonra bile buzlu sahada maçlar yaptık. Futbolu ilerletmiştim. Mevki olarak ya sağ bek ya da sağ iç-stoper-oynuyordum. Fakat hiç kaptan olamadım. Kaptan olmak için ya çok iyi futbol oynayacaksın ya da topun sahibi olacaksın. Çok iyi futbolcu değildim ama top sahibi olursam kaptan olacağımı biliyordum. Top sahibi olmaya karar verdim. Okullar yaz tatiline girmişti.. Ben ilkokulu bitirmiştim. Ortaokul birinci sınıfa gidecektim. Ailemiz çiftçilikle uğraştığından yaz mevsimi boyunca hayvanlarımızı otlattım. Sabahtan akşama kadar tarlalarda olduğumuz için, memur, işçi, esnaf çocukları yaz tatilinde doya doya futbol oynarken ben oynayamadım. Komşularımızın ineklerini de parayla güderek top almak için para biriktirdim.

Sonbahar mevsimi gelmiş okullar açılmıştı. Ortaokul birinci sınıf talebesiydim. Çarşıdan yeni futbol topu alacak kadar param yoktu. Büyük ablamın kocası köşkerdi. Çok dürüst, sessiz sedasız kendi halinde biriydi. Tamir ettiği ayakkabılar için, kim ne verirse az çok demeden ‘’Allah bereket versin!’’ derdi. Allah adamıydı. Beni de çok severdi. Biz ona hep’’ Ali Ede’’ derdik. Yanın vardım:

---Ali Ede, bana öküz derisinden futbol topu diker misin?

Ali Ede, bana şöyle bir baktı. Hemen’’ dikemem’’ diyemedi. Belli ki bir mazereti vardı:

---Kardeş, bende top dikecek öküz derisi yok, deri alırsan dikerim, dedi.

---Kırk liram var, yeter mi?

----Yeter de artar bile…

Parayı Ali Ede’ye verdim. Eskimiş bir futbol topunu örnek olarak ona götürdüm. Futbol topunu evirdi, çevirdi, iyice inceledi ve bir haftada ancak dikebileceğini söyledi. Akşamları topu dikmek için evde çalışıyordu. Ben de heyecanla onu izliyordum. Ali Ede, zorlanıyordu çünkü hayatında ilk defa bir futbol topu dikiyordu. Topun içine iç lastiği koyacağımızdan küçük bir delik bırakmasını istedim. Akşamları hep onun yanına gittim. Topun dikimi on gün sürdü. Ali Ede benden dikiş parası almadı. On liram kalmıştı. Yedibuçuk lirasıyla Kolu Kesik Hüseyin Emmi’den iç lastiği aldım. Arkadaşım Abdurrahman’la birlikte iç lastiği topun içine yerleştirdik. İç lastiği ağzımızla şişirdik ama nefesimiz yeterli olmadığından top sertleşmemişti. Kalenin kuzeyinde Bisikletçi Hacı usta vardı. Yirmi beş kuruşa, belirli bir uzaklıkta bisiklete binerdik. Hacı Usta’nın yanına vardık, bisiklet pompasıyla futbol topunu şişirdik. İç lastiğin ağzını sağlamca bağladık. onun üzerine de bir deri parçası sıkıştırdık. Top, hem elde dikildiğinden hem de iç lastikten dolayı tam yuvarlak değildi. Deri de yaş olduğundan oldukça ağırdı. Abdurrahman en çok sevdiğim ve yakın arkadaşımdı ama futbolla ilgisi yoktu. Benim hatırım için maçları seyretmeye gelirdi.

Hafta içiydi, topu bir gazeteye sardım. Kimseye göstermeden yattığım tahta kanepenin altına sakladım. Heyecanla hafta sonunun gelmesini bekliyordum. Geceleri topu elime alıp havasını kontrol ediyor, ayağımda sektiriyor, kafa vuruyordum. Topun derisi kurmaya başlamış ama tamamen kurumamıştı. Normal toptan çok ağırdı. Dört gözle cumartesi gününü bekliyordum. Lahana tarlası, yine mahallenin çocukları tarafından futbol sahasına dönüştürülmüştü. Cumartesi günü öğle sonrasıydı. Mahallenin çocukları top sahasında toplanmıştı. Evimizin çardağından saha görünüyordu. Babam, yeni gıslevet ayakkabısı almıştı. Ayakkabıyı hiç giymemiştim. Simsiyah kundura gibi parıl parıl parlıyordu. Futbol maçında giyemezdim, yırtılabilirdi. Babama ne diyecektim. En az bir kış o ayakkabıyı kullanmak zorundaydım. Evimizin depo kısmında, babamın askerlikten kalma kahve renkli bir çift asker potini vardı. Ancak benim ayak numaram otuz sekiz, potinler kırk iki numaraydı. Potinlerin uç kısmını eski çapıtlarla başparmağım değinceye kadar doldurdum. Potinleri ayağıma giydim... Pantolonun paçalarını, potinlerin içine koydum. Gazeteye sarmış olduğum topu alarak arkadaşlarımın yanına vardım. Önce ayağımdaki potinlere bakarak bana güldüler. Gazeteye sarılı futbol topunu görünce merakla incelemeye başladılar. Top elden ele dolaşıyordu. Hava, top oynamaya çok müsaitti. Vakit de çok uygundu. Sıra takımların oluşturulmasına gelmişti. Fırsat bu fırsattı, topun sahibi bendim; ilk defa kaptan olacaktım, hayalim gerçekleşecekti:

----Arkadaşlar! Birinci kaptan benim. Diğer kaptan kimse ortaya çıksın, takımları kuralım, maç yapalım.

Ortalıkta kısa bir sessizlik oldu, herkes birbirine baktı. Kaptanlığıma itiraz eden olmadı. Hüseyin, elini kaldırdı:

---İkinci takımın kaptanı da benim, dedi.

Hüseyin, yetenekli bir çocuktu. Orta son sınıfa gidiyordu. Aynı zamanda okul takımının da kaptanıydı. Ben, top sahibi olduğum için, ilk seçmeyi yaparak takımı oluşturmaya başladım. ilk seçtiğim kişi benim de yakın arkadaşım olan Ali’ydi. Yedişer kişilik takım oluşturduk. Vakit uygundu, topu uzun süre oynamak istediğimiz için, beş golle birinci devre bitecek. İkinci devrede beş golle bitecekti. Yani toplamda on golü hangi takım bulursa maçı kazanacaktı. Diğer kurallar belliydi.

Maçın hakemi, okul takımının da oyuncularından olan Bünyamin oldu.Maç heyecanla başladı. Mahallenin çocukları meraklı gözlerle maçı seyrediyorlardı. Deri futbol topu ağır olduğu için futbolcular, uzun şut çekmiyorlardı. Ben sağ bek oynuyordum. Ayağımdaki asker potinin ön kısmında demir olduğu için, burun vuruyordum; top çivi gibi ileri gidiyordu. Potinden korktukları için benimle ikili mücadeleye bile girmekten çekiniyorlardı. Mahir, topla beni geçmek isterken topa öyle bir abandım ki, topla birlikte yuvarlandı. Hakem, faul çaldı. Ben, topa müdahele ettiğimi söyleyerek itiraz ettim. Potinleri çıkarıp normal ayakkabı ile top oynamamı istediler ama ben kabul etmedim çünkü top benimdi. Maç faulle tekrar başladı. Kıran kırana maç oluyordu. İlk yarı Hüseyin’in takımının beş dört üstünlüğüyle sona erdi. Kısa bir dinlenmeden sonra ikinci yarı başladı. Karşılıklı goller atıldı. Durum dokuz dokuz olmuştu. Herkes çok yorulmuştu. Onuncu golü, hangi takım atarsa maçın galibi olacaktı. Kaleci topu bana verdi. Topu önüme aldım, sağdan ilerlemeye başladım. Ali, topu araya atmam için işaret etti, topu Ali’nin önüne attım. Ali, topu aldı ama faulle durduruldu. Hemen koştum çünkü duran topları hep ben kullanıyordum. Kaleye yaklaşık yirmi metreydi. Tek kişilik bir baraj kurdular, benim pas vereceğimi düşünüyorlardı. Topu koyacağım yeri elimle düzelttim. Topu yerine

koydum, kaleye baktım. Herkes ceza sahası içinde yer almıştı. Seyirciler de pür dikkat bizi izliyorlardı. Baldırdan şut atmayı iyice öğrenmiştim. Mesafe uzaktı, top ağırdı. Doğrudan kaleye vurmaya karar verdim. Yedi sekiz adım geriye çıktım. Olanca gücümle asker potinin burun kısmıyla öyle bir vurdum ki barajdaki futbolcu korkusundan yana kaçtı ,top herkesin heyecanlı bakışları arasında kalecinin parmak uçlarını sıyırarak gol odu. Sevinçten havalara sıçradım, takım arkadaşlarım bana sarılarak beni havaya kaldırdılar. Benim de ellerim havadaydı. Maçı benim takım kazanmıştı. Karşı takım son golün şaşkınlığıyla donup kalmıştı. Yapacak bir şey yoktu ama kendi aralarında tartışmaya başlamışlardı. Topu aldım, sevinçle eve koştum. Avludaki ardıç süllümü koşarak çıktım. Anam, çardaktaki ocakta tarhana çorbası pişiriyordu:

-----Ana… Ana! Ben, takım kaptanı oldum, takım kaptanı oldum...Üstelik gol de attım, benim takım galip geldi!.. Maçı kazandık… Sevincimi anamla paylaştım. Anam takım kaptanının ne olduğunu bilmiyordu ama benim sevinçli olduğumu görünce, iyi bir şey olduğunu düşünerek o da gülümseyerek mutluluğuma ortak oldu. Yorulmuştum fakat mutluluktan dört köşeydim. Sonunda hedefime ulaşıp takım kaptanı olmuştum… Ne var ki takım kaptanlığım, futbol topum eskiyip yırtılıncaya kadar devam etti!..

 

Önceki ve Sonraki Yazılar