Habibe BAYKALKÖK

Habibe BAYKALKÖK

Kardelenlerim Sizde De Öyle Mi? Sumak Ve Üzerlik

Bu dünyada hiç gülmeden yürüdüm ben işte…

“Gurbet değse, pişkin eyler çok hamları
Bilge eyler, hem seçkin eyler çok sıradanları
Giyer çul elbise, bulsa yer yemekleri
Onun için Türkistan'a geldim ben işte…”

    Divan-ı Hikmet'ten
Dünyada her toplumun ve yörenin kendine özgü, adet, gelenek ve görenekleri olduğu gibi

Türkistan'da da, Kazak kültürü maziden âtiye yaşatılıyor. Sevgili okuyucular, hepsini buradan bire bir görerek,  öğrenerek yazıyorum. En güzeli de bozkırların sessizliğinde yükselen, ezan sesi!...  İçimi kıpır kıpır eden o nida,  bir başka güzel hissediliyor Ata Yurdunda. Çünkü iki yüzyılı aşkın Rus egemenliğine rağmen, din kültürünün bu kadar güzel korunmasından etkilenmemek mümkün değil. Buraları görememek bir gönül yarası gibiydi,  içimde her zaman. Ecdadımızın bizlere emanet ettiği bu kültürün, gelenekler haline gelmesini gururla anlatma fırsatı bulduğum için mutluyum. Bu mutluluğumda, eşimin burada görev yapmasının payı var. İzninizle sevgili eşime de teşekkür etmek istiyorum.

Gitmek lazım bazen merak edip neslimizin nerden geldiğini görmek için… Sıla-i Rahim derler ya!... Bu Pazar Türkistanlı bir ailenin evine konak ( misafir) olduk. Burada adetmiş. En dış kapıda, ibrik ve havlu ( eski adıyla “peşkır”) ile birisi bizi karşıladı; orada ellerimizi yıkattılar, peşkirlerle kuruladık. Evi görmelisiniz, eski yer sofrası ve üzerinde deve sütü kirman, at sütü kımızın ve kefirin yanı sıra, çeşitli etlerden yemek ve tatlılar. Şunu hemen belirtmeliyim ki - çok önemli -  bir Kazak atasözünü söylediler:  " Kazak Kurttan daha çok et yermiş. " Çerez, kurutulmuş kavundan tutun da erik, daha ne varsa, sofrada yok yoktu. Tabii vazgeçilmez içecek çay, kulpsuz küçük kâselerle içiliyor, hiç sormadan hemen  çayları dolduruyorlar. En doyulmaz bölüm ise (çok şanslı idik), Türkistan Aksakalı Jarilkasin Aziretbergenuli’nin kızı Gülmira’ya (üniversitede öğretim üyesi) misafir olduğumuzda, bir aksakalı tanıma fırsatımızdı. Sohbete doyum olmadı, hangisini yazayım ki... (Facebook’da resimleri zaman zaman paylaşıyorum.)

Bu arada Aksakallık kurumunun tarihteki rolünü anlatmak için, bize anlatılan bir örneğe yer vermek isterim: Çarlık döneminde 150-200 yıl Türkistan coğrafyasında mahpushane olmamış. Her tür adli vakayı aksakallar töre hukukuyla çözümlerlermiş. Hâlâ itibarlı bir kurum olarak yaşamakla birlikte ( çünkü, zaman zaman aksakallar  bir araya geliyor, istişare yapıyor, önemli gördükleri konuları Kazakistan Aksakalları aracılığıyla devletin en üst katına kadar taşıyabiliyorlarmış..) modernleşmenin getirdiği yeni kurumların gölgesinde kalmışlar artık.

Zaten beni ilk şaşırtan da geldiğimin haftası, lojmanların ( kataj) bulunduğu kampus içinde gezerken,  bodur ağaçların üzerinde salkım salkım kırmızı sumakları görmemdi. Ayy!! Ayy!..  diye çığlık attığımı fark ettim. Topladım, kaynatıp sumak ekşisi yaptık, ağzınıza lâyık... Bulgurla, neredeyse hiç tanışmamışlar.. Özbek pilavı (plov) pirinçten, et çorbası, mantı en çok yaptıkları yemekler... Bizdeki şiş, burada “şaşlık” ve lağmen (soğan, erişte, havuç, yeşil fasulye), tereyağı ve biraz salça ile karıştırıp, ikram edilen baş yemekleri...

Evleri (üve), gördüğüm kadarıyla herkesin maddi gücüne göre süslemişler. Yer minderleri ve yer sofrası, peçete yerine herkese birer tane küçük el havlusu veriyorlar. Çorbalar kâsede geliyor, ama diğer yemekler tabakta, isteyen alıyor. Isınmaya gelince dünyanın en büyük doğal gaz coğrafyasının üzerinde oturmalarına rağmen, Türkistan da henüz merkezi ısıtma yok. Ancak birçok yerde gördüm, kömür bolluğundan veya ucuzluğundan olsa gerek ki, kendine özgü bir sistem kurulmuş, bir oda ya da evin de dışında bahçede büyük bir kömür sobası yanıyor, sıcak su 5-10 odalı evin tamamını ısıtıyor. Bazı evlerde de mutfak bölümünde kocaman bir kuzine türü soba, ona bağlı içi su dolu bir depo. Hepsi sıcacık, boruyla su bütün odalara taşınmış. Evdeki tüm musluklardan bile sıcak su akıyor, üzerinde de yemekler, gök çay, kara çay pişiyor.  Anadolu’nun eski evlerini hatırladım. Geçen gün gittiğim evin büyük çift kapısından girdiğimde evin genişliğini görünce hemen sordum. Aile büyüklüğüne göre oğul ve gelinler, torunlar, büyük ata (dede) ve abay (“nine” ki, bizde de bazı yerlerde hâlâ “aba”, “ebe” şeklinde kullanılmaya devam ediliyor), kayınvalide ve kayınbaba hep birlikte yaşıyorlar. Kayınbabaya geliniyle ilgili bir şey sordum.  Bilmem, diyerek güldü. Çünkü o bana gelinlik eder, konuşmayız dedi. Elli sene önceki annemi hatırladım ve anlattım o “ağay”a ( ağabey). Sizde de öyle mi? diye sormasının, ağır-başlı sevincini görmelisiniz.  Bu arada kelin balasını Türkistan beşiğine koymaktaydı. Eski usulden bildiğimiz beşik dikkatimi çekti, aşağıdaki fotoğrafta yer alan beşik hepimize çok şey anlat mıyormu? Bazarda (Pazar) gezerken eşimin Türkçe konuşmasını duyan, patates satıcısı (60 yaşlarında), heyecanla yanındaki satıcılara, “bunlar konak, konak!  Ankara’dan geldiler. En iyilerini verin” derken, kendisi neredeyse bedava vermek istercesine kollarını açıp sarılmak istiyordu. Dolmuş veya otobüslere bindiğinizde, gençler kendinden büyük kim olursa olsun, hemen yerini ona bırakıyor. Geleneksel saygı-sevgi kültürü dipdiri yaşıyor…

Orta Asya'da düğün adetleri:

Burada kalım alma (başlık-kalın) geleneği hala devam etmekte. Kalım, kız babası tarafından, kızın çeyizine harcanmak üzere alınır. Kalım alınmasının ana amacı, yeni kurulacak ailenin maddi durumunu güçlendirmek. Bu günlerde ise, kalım alma geleneği hayli değişime uğramış. Kalım alma yerine “mahra alma” olayı daha çok kullanılıyor. Kazakistan’da kalım alma geleneği genellikle “avullar”da ( köyler) uygulanıyormuş, maddiyata dayanan bu gelenek giderek özelliğini kaybediyormuş..

Gelinler ve damatlar çok güzel giyiniyorlar, aileler bizdeki (eski usul)  gibi birlikte oturuyorlar. Daha çok, duruma göre aynı avlu içinde geline ayrı ev ( üve) veya oda açıyorlar. Kızlar evlendiklerinde baba soyadını kullanıyorlar. Erkeklere mırza, kadınlara bayan, eşler birine tanıştırılırken, “ayelim” diyorlar. Türkistan'ın geniş bozkırlarında at üstünde oynanan “Kök-bar”, hâlâ  oynanıyor: Ölü bir keçiyi, iki kaleye atmak için at sırtında birbirleriyle kıyasıya mücadele eden Kazaklar, Orta Asya'nın en sert sporunu yaşatıyor.  Tabiatın geniş kanatlı kuşlarından kartallara duyulan saygı, tabiatın her öznesine büyük önem verildiğinin işareti sayılıyor.

 Nevruz Geleneği:

Türk kökenli devlet olan Kazakistan'da Nevruz Meyramı (bayramı), adı ile kutlanırmış. Bilindiği gibi, Türklerin (Gök Türklerin) Ergenekon'dan demirden dağı eritip çıkmalarını, baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil ettiği için... Doğu Türkistan'dan Balkanlara kadar tüm Türk kavimleri ve toplulukları tarafından, M.Ö. 8. yüzyıldan günümüze kadar her yıl 21 Mart'ta kutlanır. Arnavutluk'ta Sultan Navruz, bizde de aynı ismi kullanan yerler var. Bu güne, yeni yılın başladığı âna, “Yılgayak” (yıl gitti- bitti) deniyor.
                Bazarın her yerinde bizim de oralarda çok bulunan ve nazar değmelerde tütsü gibi yakılan, ya da süs olsun diye örülüp evlerimize astığımız üzerlik oldukça çok satılıyor ve alıp evlerde nazar için yakıyorlar, biraz da nefes alıp vermeyi kolaylaştırdığı için astım ve grip hastalığı için kullanılmaktadır. Daha çok süslemede( ince ipe takılı, yanına sıralanan buğday ve çeşitli boncuklarla) ve evlerin iç süsü olarak duvarlara asıldığını gördüm. Aynı zamanda tütsü gibi yaktıklarında, evdeki mikropları yok edici, antibiyotik özelliği olduğuna inanıyorlar.

İsimler de ayrı bir güzel!..  Bayanlarda dünya, gökyüzü, çiçekleri ve erkeklerde de en çok atalarımızın isimlerini, tarih yazdırmış kahraman adlarını seçmişler. Adın ne diye sorduğumda aldığım Türkçe adlardan birkaç örnek vermek isterim: Hiç duydunuz mu? Batır Beg,  Balta beg, Abay ; Dilara, Aynura, Aycıldız ( Ayyıldız), Ayım, Aygirim, , Gülayım, Gülmira, Dilnaze; Gülnaz, Gülnar, Cennet ve Fatima gibi... Yine mideye de “aş-kazanı” dediklerini, “telefon söndürüldü”(  kapalı), “arabadan düşecek misin” gibi birkaç kelimeyle de olsa dilin (tilin) nasıl korunduğunu belirtmekle yetinelim. Daha o kadar çok değişik kelime var ki, hangisini yazacağımı bilemiyorum.

Kardelenlerim!!

Türkçe âşığı Hoca Ahmet Yesevi'nin şehri, uygarlık ögeleri ile gelenekleri birlikte yaşatırken, yerel halk 20 bin üniversite öğrencisinin sayesinde, ekonomilerine yapılan katkıyı biliyor ve taksiye bindiğimizde “Üniversitede misiniz?” diye hemen soruyor? Türkiye ,Özbekistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Türkmenistan! Karakalpak, Tuva, Tataristan, Başkurdistan, Çuvaşistan, Karaçay-Çerkes, Dağıstan, Altay, Hakasya, Televut, Balkarya, Suriye Türk’ü dahil, 29 ayrı coğrafyadan gelen öğrenciler, hem Türkistan'ın çehresini değiştiriyor, hem de Türk dünyasının geleceğini şekillendiriyor ve  kaynaştırmaya vesile oluyorlar. Gerek kampusü, gerekse çarşı-bazar gezerken gözümü onlardan ayıramadığım bir gerçek! Bu küreselleşen dünyanın getirdiği yeniliklerin yanı sıra, özellikle erkeklerin giyim kuşamı sade olsa da, kız öğrenciler ve bayanların öylesine estetik giyim tarzları var ki, bakmaya doyamıyor insan. Hepsi ayrı bir güzel, karların içinden renk renk çıkan çiçeklere benzettim ve adlarını da “kardelenlerim” koydum.
                Ahmed Yesevi'nin mücadelesinin bin yıldır yaşadığına şahit olduğumda, yüreği titremeyen, kalbi sevgiyle dolmayanlara şaşarım. Bu kadar çile ve uzletin arkasından, İslâmî duygu ve ruh halinin kaybolmadığını görerek, kavimler üstü bu cihanşümul  dinin komünist rejimin baskısına rağmen ayakta kalabilmesine hayran olmamak elde değil!... ( Somut bir örnek: Üniversite Hastahanesi’nde 55 yaşlarında Tatar Türk’ü bir kadın, elimdeki Yasin-i Şerif kitapçığını görünce, hemen elimden tuttu: “Lenin, Stalin bizim kafamıza vurdu, ama biz yine de Euz-ü Besmeleyi unutmadık, ama dinimizi fazla da öğretmediler. Siz ne güzel okuyorsunuz” diye öylesine hayıflandı ki..) Özel isteğine de güleceksiniz! “Benim koca bir Grek bulup gitti. Sen de bana bir Türk koca bul da Türkiye ye geleyim dedi”.

 Bu topraklarda Türklük ancak islâm dini ile kendini koruyabilmiş, diye sevincime sevinç katıp, KARDELENLERİME nasıl daha ileri düzeyde sahip çıkabiliriz, diye düşünmekten de kendimi alamadım. Hatta iffet-izzet, insanların fıtratında gizlidir, kılık  ve kıyafet de o ruhun gizemini ifşa  ediyor adete!.. Bu estetik giyim ve kuşam zihinlerimizi coşturur iken, ancak ve ancak bilim ve ilim bayrağını rehber edinebilir isek, Türk Rönesans’ı doğabilir. Eğer imkânlar bu beyinlere iyi sunulur, teknolojinin içselleştirilmiş gücüyle  (Hoca Ahmed Yesevi'nin takipçisi olan İsmail Gaspıralı Bey'in dediği gibi) "dilde birlik, işte birlik, fikirde birlik" olursa, bu nesillerin ortak yükselişi de kaçınılmaz olur.

Bu yazımı da sonlandırırken;
Türkiye’mizden, ailemden, sevdiklerimden uzakta iken bize kendi evimizde olma duygusunu hissettiren; dilimiz bir, dinimiz bir deyip, sofralarını açıp, gönülden bizi ağırlayan; Kazak vatandaşı olmaktan öte can dostu olan karındaşlarımızın misafirperverliğine hayran kaldım; ve bu duygularımı köşemde okuyucularımla paylaşarak hepsine teşekkür etmeyi bir borç bildim. O kadar sıcak ve kalpten ki sevgileri, böylesine karşılıksız bir sevgi görmedim. Rabbim bana bu duyguları yaşattı, Hz. Ahmet Yesevi’nin türbesini  (kesenesi) ziyaret etmeyi sizlere de nasip eder inşaallah.

Bu vesile ile Ata Yurttan yeni yılınızı kutlar, İslâm âlemi ve tüm insanlığa uğurlar getirmesini dilerim.

Önceki ve Sonraki Yazılar