Kansız Türkler

Gözlerinizi kapatın, derin bir nefes alın ve düşünün. Çölü düşünün. Çöl nasıldır bilir misiniz? Gündüzleri cehennem kadar sıcak, geceleri Sibirya gibi soğuk. Ya sıcak ya soğuk öldürür sizi. Ya da Kafkasya’yı hayal edin. Orada hiç bulundunuz mu? Ben 6 yıl yaşadım. Kışları yüzünüzün donduğunu hissedersiniz, yüz kaslarınız kımıldamaz, mimikleriniz çalışmaz. Parmaklarınızı dahi kapatamazsınız. Eliniz, eldivenin içinde donmuştur. Soğuktan morarmış parmakların verdiği acıyı hissettiniz mi? Ben hissettim. Kafkasya’nın en acımasız soğuklarını yaşadım. Peki siz hiç Azerbaycan, Arnavutluk, İran, Ukrayna, Romanya ve Polonya’daki Türk şehitliklerine gittiniz mi? Ben gittim.

Çöl sıcağında veya kuzey soğuğunda şehit düşen askerlerimizin her birinin adını okuyuşumda içim acıyla doldu. Onların nasıl can verdiklerini hissedebiliyordum. Yüzlerce, binlerce Türk genci… Kiminin isimleri dahi yazmıyor. Bedenleri paramparça olduğundan kimlikleri teşhis edilememiş. Bazısı 15 yaşında, bazısı 55. Hepsinin arkasında umutlar, hayaller, sevdalar… Hiç gelmeyecek babalarını bekleyen çocuklar, hiç görmeyecekleri evlatlarından umudu kesmeyen analar. Ve hiç tanımadıkları topraklarda, bazen kendi kanından kardeşleri için, bazen ise kendi topraklarını korumaktan aciz insanlar için can veren Türkler!

Şimdi gözlerinizi açın. Ben zaman makinasının paslı mekanizmasını kurcalarken, siz ise saçma sapan haberlerle beyninizi dolduran televizyonunuzu kapatın. Sahi derdiniz ne sizin? Bugün kaç kişinin trafik kazasında öldüğünü, kaç insanın bıçaklandığını, kaç evin soyulduğunu, kaç askerin şehit düştüğünü görmekten zevk mi alıyorsunuz? Siyasilerin birbirleri arasındaki atışmalarını çekirdek çitleyerek mi izliyorsunuz? O televizyona, telefona ya da bilgisayara bakarken zamanınızın çalındığını gerçekten görmüyor musunuz? Evet görmüyorsunuz. Televizyon programlarına, maçlara, yorumlara, sosyal medyaya umarsızca bakıp zamanınızı kendi ellerinizle kaybedip, bu ülkenin gelişmesi için tek bir adım dahi atmıyorsunuz.

Çocuklarınızı da kendiniz gibi yetiştiriyor, ellerine verdiğiniz telefonlarla onları sanal dünyaya hapsedip, umursamaz, tembel, cahil, mankurt bir nesil var ediyorsunuz.  İşte bu yüzden Türkler ölmeye devam edecek ve siz şehit haberlerini göz yaşlarıyla seyredeceksiniz… O askerlerin kanını döken asıl şeyin, 7.62 mm’lik bir Kalaşnikof mermisi değil, siz kendiniz olduğundan habersizce…

Evet, paslı mekanizmayı tamir etmeyi başardım. Şimdi geçmişe, kendi topraklarından çok uzaklarda şehit düşen Türklerin zamanına yolculuk edebiliriz. Geri sayıma gerek yok. Zaten yeterince gerideyiz.

(1914-1920 yılları arasında binlerce Azerbaycan ve Anadolu Türk’ü birbirleri için gözlerini kırpmadan savaşıp can verdiler. 1915 Çanakkale savaşında binlerce Azerbaycan Türk’ü şehit olduğu gibi, 1918 yılında da binlerce Anadolu Türk’ü Azerbaycan’ın bağımsızlığı için Nuri Paşanın önderliğinde savaşıp şehit oldular ve Azerbaycan’ı Rus-Ermeni işgalinden kurtardılar. Bu yazacaklarımdan Türk’ün Türk için can vermesini tenzih ederim.)

Ölümün İlk Serüveni / 800-1800’ler

Bırakın Anadolu’ya gelmeyi, henüz Müslüman dahi olmadan önce askeri yeteneklerimizin farkına varan ülkeler tarafından paralı asker olarak tutulmaya ve kendimizin olmayan topraklar, bize ait olmayan kavgalar için canımızı vermeye başlamıştık. Bir yandan Peçenekler, Avarlar, Bulgarlar gibi Türk boylarına ait askerlere Romalılar kendi ordularında yer verirken; diğer yandan Araplar, Türkleri ordularının merkezine yerleştiriyor ve askeri üstünlüğümüzü düşmanlarına karşı kullanarak bir nevi bizleri sömürüyorlardı. Türklerin başkaları için ölüm serüvenleri işte bu şekilde başlamış oldu. Ardından önce İran’a, sonra Azerbaycan ve Anadolu’ya gelip bu toprakları yurt tuttuk. Zaten ne olduysa bu topraklara geldikten sonra olmadı mı? Kendimizi birdenbire bizi eziyorlar, yok ediyorlar, biz aciziz, güçsüzüz edebiyatıyla duygu sömürüsü yapmaktan başka bir işe yaramayan özgüvensiz toplumların ortasında buluverdik.

Bu toplumların kimisi Bizanslıların baskısından yakınıyor, kimisi Haçlıların sömürgesinden şikayet ediyor, kimi ise Avrupalı denizcilerin acımasızlığından dert yanıyordu. Anadolu’nun kalbine aslan pençesi gibi saplanan Türkler, bu toplumlar için adete bir kurtarıcı halini almış, nerede bir mazlum, ezilen, hakkı yenen varsa, çareyi Türklere sığınmakta bulmuş, adaletin ve hakkın koruyucusu olarak herkes bu milleti tek çare bilmişti. Bu sebeptendir ki Türkler Arabistan’da, Mısırda, Tunus’ta, Cezayir’de, Yemen’de, Irak, Suriye, İran, Kırım, Ukrayna, Polonya, Balkanlar ve daha nice ülkelerde, yani Asya, Avrupa ve Afrika’da kılıç sallayıp, kurşun sıkmış, yardım isteyen herkesin sesine cevap vermişti.

Sırtımızdan Vuruyorlar / 1800-1900’ler

En kötüsü ise yüzlerce yıl kendini korumaktan aciz bu insanlar için can veren atalarımız, güçsüzleştikleri anda ilk ihaneti de bu halklardan görmüşlerdi. Daha bin yıl önce haçlı kılıçlarından kurtardığımız Araplar, birinci dünya savaşında Türk askerlerinin karnını deşmekten bir an dahi tereddüt etmediler. Hayatlarında köyünden dışarı çıkmamış evlatlarımız, Arabistan çöllerinde kavrularak savaşmaya çalışırken, bir taraftan da Arapların ihanetiyle mücadele etmek zorunda kalıyorlardı. 1453 yılına kadar İstanbul’a girmesi yasak olan, Bizans tekfurlukları altında ezilen ve bizim onlara yaşam hakkı verdiğimiz, ayrım yapmadığımız Ermeniler, ilk kıvılcımda katliam yapmaktan geri durmadılar. Kendilerini sefalet zincirinden kurtarıp zenginleştirdiğimiz Sırplar, Bulgarlar, Makedonlar ve diğer Doğu Avrupa halkları, Türk askerlerini pusuya düşürürken gözlerini hiç kırpmadılar.

Durum öyle bir hal almıştı ki, Türklere baş kaldırmayan azınlık neredeyse kalmamıştı. Atalarımız çöl sıcaklarında, Balkan dağlarında, Kafkas soğuklarında mücadele veriyor, geçmişte Türkler nerede diyen halklar, şimdi Türkler neden burada diyerek, bizlere açık açık düşmanlık ediyordu.

Türkler Nerede? / 1900-2000’ler

Nihayetinde Osmanlı yıkıldı, inanmış bir avuç Türk ve Mustafa Kemal Atatürk sayesinde Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Tabi ki Arap toprakları masa başında paylaşılıp suni devletler haline getirilmiş, Doğu Avrupa ve Kafkaslar Sovyet şovenizminin pençesine düşmüş, Cezayir, Tunus, Fas gibi Kuzey Afrika ülkeleri Avrupa sömürgesi haline gelmiş, en büyük ihanetlerden birini eden Filistinliler, kendi topraklarını parayla satarak, İsrail’in avucunda sıkışıp kalmıştı. 100 yıl boyunca herkes Avrupalıların önlerine koydukları artıkları yerken işler bir anda değişmeye başladı. İlk önce 90’lı yıllarda Balkanlardan yükselen feryatlar “Türkler nerede?” diyordu. Sonrasında aynı çığlıklar Kafkasya’da duyulmaya başladı. 2000’lerde Amerika Irak’a girdiğinde, Iraklılar saçlarını yolarak “Türkler nerede?” demeye başlamışlardı. Sonrasında Filistinliler, Libyalılar, Mısırlılar, Tunuslular… En son Suriyeliler haykırdılar. “TÜRKLER NEREDE?” diye. Biz hep buradaydık. Olmamız gereken yerde, vatanımızda. Peki ya biz kurtuluş mücadelesi verirken, siz neredeydiniz? Tabi ya, şimdi hatırladım. Elinizde silahla, namluyu sırtımıza dayamış şekilde, tam arkamızdaydınız. İhanet ediyordunuz.

Kansız Türkler

Allah aşkına ne istiyorsunuz bizden? Bin yıldır sırtımıza kene gibi yapışıp kanımızı içmekten, doyunca da zehrinizi damarlarımıza akıtmaktan bıkmadınız mı? Her fırsatta yardım dilediğiniz, işiniz bitince de sırtından vurduğunuz Türkleri, Allah sizin yolunuzda ölsün diye mi yarattı? Siz tarihin hiçbir anında Türklerin bir kez dahi “Bizi Kurtarın” dediğini duydunuz mu? Elbette hayır. Çünkü Türk için kurtarılmak onursuzluktur, eksikliktir. Bizler can almak gerekiyorsa kendi ellerimizle alır, can vermek gerekirse kendi canımızı veririz. Ancak siz, barış zamanında kendi içinizde birbirinizi yerken, savaş zamanında hep bir kurtarıcı ararsınız. Düşman topraklarınıza ayak bastığında, karınca sürüsü gibi kaçışır, yurdunuzu terk edersiniz. Sırf başka mezhepten, başka dinden olduğu için, mazlumları öldürmekten geri durmaz, mazlum olan siz olunca da zalimin karşısında durmazsınız. Bir de biz bunları deyince “kansız” diyorsunuz ya. Yüzlerce yıl sizler için kan akıtmaktan kanlarımız kurudu. O yüzden haklısınız. Bizler “KANSIZ TÜRKLERİZ!”

Önceki ve Sonraki Yazılar