Ahmet Doğan İLBEY

Ahmet Doğan İLBEY

İSLÂM’LA KAYITLI MİLLİYETÇİLİĞİ NECİP FÂZIL’DA ARAMAK

Türkiye’de bir mesele olarak hâlen devam eden milliyetçilik kavramını dimağımızda boşluk bırakmayan bir üslûpla din-i İslâm üzere anlatan üstad Necip Fâzıl’ın “Milliyetçilik, asıl ruhtan gelen kokudur ki, maddeyi kezzapvâri eritir” sözü üstüne tâlim yapmanın tam da sırası…                                                      

Bâzı hallerde birleştirici ve şevk verici ulvî bir mefhum olan, bâzı hallerde parçalayıcı ve zehirleyici bir ideolojiye dönüşebilen milliyetçiliği, Türk milletiyle övünen üstadın İslâm’a tâbi ve sınırları tayin edilmiş milliyetçilik fikrinde aramak lâzım. 

Onun göre milliyetçilik, “Ebediyyen birlik olanlarla sonsuz aykırı olanları, istedikleri kadar maddede yakın ve uzak olsunlar, iki safa ayırır. Taraflar, maddede iki kuzu olsa, biri mümin kuzu, öbürü sırtlan görünmeye mahkûmdur.

Yâni aynı ırka mensup iki Türk’ten biri mümin, diğeri gayr-i müslimse, gayr-i müslim Türk’ü sırtlan gibi, başka bir ırka mensup mümini ise hakiki kardeş görmeyi gerektirir.”

“İdeolocya Örgüsü”, “Çerçeve” ve “Rapor” lardan hülâsa ettiğimiz fikirlerine göre, İslâmî çerçevede milliyetçilik; ete, kemiğe, kana, ırsî birlikteliğe göre şekillenen bir yapıyı değil, insanları iman noktasından yakalayıp din kardeşliği yelpazesinde birleştiren ve kardeş olmaya dâvet eden bir zemindir.

Ferdleri birbirlerine yaklaştıran ve ortak bir gayede buluşturan milliyetçilik biyolojik verasetten değil, ulvî ve mânevî meselelerin çerçevesini çizen İslâm’dan geçmektedir. Kanı bir olan fakat ruh, iman ve gaye bakımından birbirinden ayrılan, birbirlerinin karşısına düşman olarak çıkan Müslüman Türk ile Hristiyan Türk’ün, birinin ulvî ve uhrevî hamlesine karşılık diğerinin nefsî ve dünyevî hevesleri arasındaki farkı doğuran değer, ruhlarını adadıkları gayelerdir.

IRKTA BİR, MÂNADA AYRI OLAN TÜRK’ÜN MİLLİYETÇİLİĞİ OLMAZ

Kavim üzerinden posa milliyetçiliği yapanlar milliyetçiliğin kabuğundan öteye gidememişlerdir. Aynı kavimden olmalarına rağmen karşı karşıya gelen Türk’ün Türk’le mücadelesi, maddede, yâni ırkta eş olmalarına rağmen mânada, yâni iman edilen gayede zıt kutuplarda olmaları, birinin İslâm, diğerinin bâtıl gayede olmasındandır.

Milliyetçilik, ruhî muhteva dışı ırk ve kavim sebebine değil. ruhî muhteva içi ırk ve kavim neticesine bağlı bir mefkûredir. Kişi kavmini sevmekle ayıplanmaz, sevebilir. Fakat kavim, kendisine tâbi olunan, uyulan esas değil, tâbi olan, yâni uyandır, İslâm ruhuna bağlıdır.

Her şeyi İslâm’a bağladıktan sonra, bu istikâmette hizmet ve varlık gösteren kişi kavmini mecnuncasına sevebilir. Hazret-i Peygamberimizin «Kişi kavmini sevdiği için suçlandırılmaz!» mealindeki hadîsinde işaret buyrulan İslâm’a ayarlı, sınırlarının başı ve sonu belirlenmiş bir milliyetçiliktir bu. Sınırsız ve başıboş milliyetçilik bu ölçülerle uyuşmaz.

Ruhun kaynağını Müslümanlık olarak kabul ettikten sonra, o ruhu taşımak, renklendirmek, mizaçlandırmak için kavimler arası yarışmada üstünlük mefkûresidir milliyetçilik. Dahası ırk, kavim ve soy ifadesiyle Hazret-i Peygamberimize lâyık olma cehdidir. Mesele ruha hayat veren dindir. Bu ölçü dışındaki milliyetçilik bütün tezahürleriyle, gövdeleri yakıp kül eden nefsanîlikten, ham ve yobaz bir putçuluktan başka bir şey değildir. 

TÜRK NESEB VE IRKTA DEĞİL, SEBEPTE YÂNİ İSLÂM’DA ARANIR

İslâm üzere yapılan milliyetçilikte Türk fırlak kemikler çekik gözler, dar alınlar ve kirpi saçlar gibi kaba madde plânında aranmaz. Milliyetçilik zarf değil mazruf, kap değil muhteva, madde değil ruh, mekân değil zaman işidir.

Üstad, din-i İslâm üzere temellendirdiği milliyetçilik telakkisini yaşadığı bir misalle açıklar:                                                                                                                  

“Bir gün evime, Kenya’lı, kuzgunî siyah bir zencî gelmişti. Odama girer­ken beni Müslümanca selâmladı ve benimle, hem de ecnebi bir lisanı vasıta ederek dertleş­meye başladı. Birkaç saat içinde bu zenciye o kadar ısınmıştım ki, siyah kehribar yüzünü bile bembeyaz görmeye başlamıştım. Düşünmüştüm ki, şimdi bu zencî, Romanyalı Hristiyan bir Gagavuz Türk’ü olsaydı her türlü ırkî ve uzvî eşlik içinde acaba bana ne kadar yabancı görüne­cekti?” 

Bu bakışından onun Türklüğünde ve milliyetçiliğinde ırkî bir düşünce olmadığını anlıyoruz. Üstadın mevzu edildiği bir yazıda bizzat yaşadığımız bir misali aktarmak haddimiz değil, fakat milliyetçilik ve Türk mevzuuna son derece tesirli bir misal olacağına inandığımız için anlatmak istiyoruz:

Türkiye’de yüksek tahsil yapan, hâlen bu ülkeden ayrılmaya karar veremeyen Somalili Mahmud simsiyah teninde nur saçan bir ümmetdaş… Öyle ki, aydınlık saçtığı simsiyah teninde fikirleriyle, tarih şuuruyla hâlis bir Türk… İslâmların temsilcisinin Türk olduğuna iman etmiş… Türk tarihini, edebiyatını, şairlerini benim diyen Türk insanından daha iyi biliyor, daha şuurlu bir inançla idrak ediyor ve seviyor. Kim kalkıp da bu insana teninden dolayı “Hayır Türk değil!” diyebilir?

MİLLİYETÇİLİK YUMURTA KIRIKLARINDA ARANMAZ

Tekrar üstada dönelim; ona göre, her tavus kuşu mutlaka bir yumurtadan çıkar ve tavus yumurtasından her çıkan, mutlaka tavus kuşudur. Fakat gaye, tavus yumurtasından çıkmış olmak değil, tavus kuşu olmaktır… Tavus kuşu, sebepte değil, neticede tavus kuşudur. Tavus kuşunun şahsiyeti, geriye doğru mânasız ve değersiz yumurta kırıklarında değil, ileriye doğru müstesna bir renk ve çizgi heyetindedir…

İsterse karga veya devekuşu yumurtasından çıkmış olsun, neticede bütün şartlarıyla tavus kuşu olabilen her varlık, tavus kuşunun bütün hakkına mâliktir. Milliyetçiliğin en kesafetli mânası budur!  Gerçek milliyetçiliği, menba istikâmetinde değil, mansap istikâmetinde, tohum üstünde değil, ağaç üstünde karar kılıcı fikirde aramak lâzım.

Posa milliyetçilik, renkler senfonisi manzumesi olan bir tavus kuşunun renkleri dururken çıktığı kabukları aramaya benziyor. Tavus kuşunun dışının çıktığı kabuğu düşünün, kim sorar tavus kuşuna, kabuğun nerede, hangi kabuktan çıktın diye? Dâva tavus kuşunun o renklere mâlik olmasıdır.

Velhâsıl, anladığımız şudur: Türk’ün ve milliyetçiliğin kaynaklarını, uzak edebiyatımızın bir değeri olarak kalması gereken İslâm öncesi çağlarda değil, İslâm’la mukayyed olunan çağlarda aramak gerek.

Önceki ve Sonraki Yazılar