Abdulbaki GÜNIŞIĞI

Abdulbaki GÜNIŞIĞI

Hijyenik  Filyasyonu mu Konsensus Edemedim Binaenaleyh

Hemen hemen her yazımda atalarımızın başka milletlerin dillerine, yazılarına ve hayatlarına özenmelerinin başımıza getirdiği kötü halleri yazdım. Orhun abidelerinde taşa kazınan bu halimizi şikayet eden bilge bakan tonyukukbey’e tarihler isek, meselenin çok eski bir geçmişinin olduğu ve atalarımızın bu yanlışlarının cezasını gene bizim çektiğimizi anlarız.

Yakın zamanda bir salgın yaşadık ve her kesin yakından takip ettiği bir sağlık bakanımız oldu. Bu bakanımızın çalışmalarını bir tarafa bırakır isek, bize söylediği bir cümle o günden beri canımızı yakıyor. Bu kelimelere alışın demişti sayın bakan. Filyasyon ve benzeri pandemi gibi kelimeler. Sağlıkla ve sağlığımız ile bu yabancı kelimelerin ne ilgisi var diyeceksiniz. Oysa büyük laflar eden sayın bakana göre böyle konuşunca büyük adam oluyor ve hastalığı da atlatıyorduk galiba. Güzel dilimize gelen vuruyor giden vuruyor. Fakat devlet adamı ve sanatçı kimliği öne çıkanların kullandığı kelimeler ise yıkıp geçiyor.

Oysa bu bakan güzel Türkçemizden güzel kelimeler,sözler kullanamazmı idi. Neydi o büyük bir söz söylermiş edası ile filyasyon deyişi hatırlayın. Takip ekibi dese , verilen hizmetleri küçümseyecekmi idik. Düşünün bir ekip oluşturulmuş ve bu ekip hastalığı ve hastaları ziyaret ederek geziyor ve takip edip tedbirler alıyor. Hepsi bu işte. Bu arada aynı bakanımız salgın gibi dilimizde bulunan ve büyük felaketler için kullanılan bir sözümüz var iken ölmüş bir dil olan latince bir sözü tercih ediyordu. Bu da millilik ve yerlilik iddia eden bir hükümetin bakanı idi. Yaptığı saldırılar ve yıkım yetmezmiş gibi bir de hijyen ve hijyenik sözünü dilimize soktu ve temizlik gibi ter temiz bir sözümüzün daha köküne kibrit suyu dökmüş oldu. Şimdi bakıyorum her yerde hijyen malzemeleri, hijyenik malzemeler sözüdolanıyor. Ne işe yarıyor diye cahilce soruyorum. Verilen cevap temizlik malzemesi ağabey oluyor. Yazık bir insan kendi diline bu kadar düşmanlık etmez edemez.

Merhum demirel de aynı işi yapardı. Bir binaenaleyh sözü vardı ve her söylediğinde yaştaşı olmayanlar hemen sözlüklere müracaat eder idi. Demirel yaşlandıkça geçmişten kelimeler kullanmayı terk ederek batı kökenli latince sözcükler tercih etmeye başladı. Bir konsensüs sözü icad etti ve bütün antlaşmalar, anlaşmalar, uyuşmalar,uyumluluk gibi nice sözlerimiz konsensüs çöplüğünde yerini aldı. Merhum Ecevit geldi, Türk dilini yok etme kurumu ile el ele verip söz uydurdular. Merhum bu uyduruk dili çok severdi. Bir olanak ve olasılık icad etti, yüzlerce yıl kullandığımız kelimeler ve onlarla yazılmış binlerce eser çöpe gitti. Hiç unutmam üniversite gençliğinin İstanbul da çıkardığı bir edik dergimiz var idi. O dergideki acı bir fıkrayı yazarak nesiller arasındaki kopukluğu,  geçmişimize ve geleceğimize verdiğimiz zararı bir düşünelim. Edik dergisindeki fıkradaki genç, Maraş’a gelir ve anası oğlunun giysilerinin çok kirli olmasına kızar ve der ki oğul bunları neden yıkamadın yumadın. Oğul cevap verir, ana olanak bulamadım. Anası olanak sözünü temizlik malzemesi zan ettiğinden cevap verir, a oğul olanak bulamadı isen bir kalıp sabundamı bulamadın?  İşte halimiz sayın okuyucularım.

Bilge tonyukuk beyin şikayet ettiği kadar varız. Merhum karamanlı Mehmet beg bakmışki kitap yazanlar farsça ve arapça yazıyor. Birkaç meraklısı dışında anlayan yok. Şehirlerde yaşayanlar neden mecburlar ise farsça öğrenip bu yeni dil ile konuşma derdinde ve bunu bir adamlık zan ediyorlar. Meseleye el koymuş kendince. Demiş ki, daha doğrusu demek istemiş ki, eyy ahali bundan sonra çarşıda, Pazarda,han da, hamam da, dergah ta, çargahta, sukta,bargah ta v.s Türk çe konuşulsun. Fakat kendisi Türkçe konuşmayı unutmuş ve söylediği sözlerin nerede ise tamamının farsça olduğundan haberi yok.

Bu gün bir televizyon kanalında K.maraş anlatılıyordu. Orada ki konuşmacı K.maraş kapalı çarşısından söz eder iken, suk-ı maraş cümlesinden yola çıkarak, arapların çarşıya suk dediğini Türklerin ise çarşı sözünü kullandığını söyledi. Oysa Pazar deseniz de çarşı deseniz de, Çarşamba desenizde maalesef farsça olduğunu unutacak kadar üzerinden yıllar geçmiş kelimelerin. Cahar dört demektir. Caharşembe ise dördüncü gün demektir. Kıpçak ağzı ile c sesimiz ç olur ve cahar yerine çahar söyleriz ve halk ağzında bozula düzele sonunda ses uyumuna uyarak Çarşamba olmuştur. İşte çarşı sözü dört, yani dört direk üstüne kurulan yer anlamında çarşı olmuştur. Pazar, satış ve ticaret için geçici olarak kurulan çadırların direklerinin dört tene olması ve bizim dört yerine çar, cahar sözünü tercih etmemiz sonunda dört diyerek pazarı ifade etmek yerine çarşı  diyerek pazarı ifade etmemiz tercihimiz olmuştur. Türkçe olarak dört direkli desek ve çarşı yerine kullansak olmazmı idi?

Şimdi daha büyük bir yıkım, Avrupa kaynaklı dillerden gelmekte ve gençler down oldum demekte bunalım veya boşluk içine düştüm yerine saçma sapan İngilizce sözler kullanmaktadırlar. Buna kızmak mümkün mü?  Kocaman bakanlar böyle sözler kullanır ve dikkat etmezler ise gençlere kim ne söyleyebilir. Millet olarak dilimize vurmağa, onun çığırından çıkarmağa devam eder iken, bu dil ile tez verilmez diyen Türk düşmanlarının eline fırsat verdiğimizi unutmayalım.

Türkçenin Arapçaya üstünlüğünü ispat için kitap kaleme alan atalarımızı utandırmaya lütfen devam etmeyelim.

Önceki ve Sonraki Yazılar