GÖNÜL İNSANI OLMAK

Esasında, mahlûkatın içinde belki de sadece insana verilen en büyük hediyelerden biriside şüphesiz ki gönüldür. İnsan gönlünün derecelerine göre alçalır ya da yücelir ki vicdan, merhamet, acıma ya da acımasızlık gibi duyguları içine derc etmiştir gönül… Hani gönül deyince de, bildiğimiz kalp gelmemeli insanın aklına. Bence kalp sadece vücuda kan pompalayan, vazgeçilmez ama ruhsuz bir organdır. Fakat gönlün içinde, bir ruh, bir hayat, bir ışık vardır. Öyle ki, yan yana geldiğinde en beğenmediğimiz kelimeleri bile güzelleştirir gönül… Örneğin, hırsız kelimesi gönlün yanına gelince “Gönül hırsızı” olur.  Ve hırsız kelimesi güzelleşir gönül alan manasını alıverir. Bunun gibi alçak kelimesi de, tek başına bir hakaret anlamlarını taşırken, gönlün yanına gelince “alçak gönüllü” olur. Yani mütevazıdır o insan, yukarıdan bakmaz muhataplarına.

 

             Bir de gönül insanı olmak, gönüllere hitap etmek, gönüllere taht kurmak var ki, ne mutlu o gönül erlerine kalpleri fethedenlere. İşte burada dikkatleri bir noktaya çekmek istiyorum. O da bu güzel insanları, diğerleri ile karıştırmamak gerektiği hususudur. Bizler maalesef hakiki gönül insanıyla, çevresinde bir sürü sahte dostluklar kurmuş, eli kolu uzun diye tabir ettiğimiz, gönül insanıymış imajı veren şahsiyetleri birbirine karıştırıyoruz. Arada ki ince çizgiyi ayırt edemiyoruz. Belki de ayırt etmemek işimize geliyor!

 

Peki, hakiki gönül insanı kimdir?

Onları diğerlerinden nasıl ayırmalıyız?

Hangisinin eşiğinde hizmetkâr olmalıyız? 

 

            Öncelikle gönül insanı hasbidir. Allah adamıdır. Yaptığı her şey, attığı her adım, aldığı her nefes, hatta kılının kıpırdaması yalnız rızayı ilahi içindir. Yoksa kimsenin takdirini almak ya da makam, mevki, şan, şöhret gibi gizli emelleri yoktur… Diğeri ise hesabidir. Zahiren halkın içinden, halka yardım eden, ne bileyim fakire yoksula iş aş sağlayan gibi görünse de, batında attığı her adımda gizli hesapları, menfaatleri vardır. Güya eli kolu uzundur. Üst mevkilerde tanıdıkları vardır. Şanlı ve de şöhretlidir.

 

Gönül insanı ile aranızda mesafeler yoktur. Her daraldığınızda bunaldığınızda onun hayali bile ferahlatır içinizi… Yani “şu anda ona ulaşsam benim bu kalp daralmamı giderir” der felah bulursunuz… Diğer insan ise hep meşguldür, önemli işlerli vardır. Fakat en yakın zaman da size dönecektir. O an sizden menfaati yoktur ki size zaman ayırsın?

 

              Gönül insanını gördüğünüzde, hal ve tavırları ile Rabbinizi hatırlatır size. Hani Esma da Müsemmayı görmek vardır ya! Adeta Rabbinizin bir ismi olurda, onda yalnız yaratanın sanatlarını görürsünüz. Onda ki derin manaya visal bulursunuz. Yol olur’da sizi yüce Mevla’ya ulaştırır. Ve tıpkı Kur’an-ı Kerim’de zikredildiği gibi, Salih kullardan olur, size hakkı ve sabrı tavsiye eder. Diğer insansa, Hani gönül insanı olma müsveddesi, hal ve hareketiyle hep kendini aksettirir. Rabbinin ayinesi olma yolunda hiçbir çabası yoktur. Kendini oynar. Onda hep onu görürsünüz. Her yaptığı iyilik gibi görünen şeylerin arkasından kimliğini benliğini sokar gözünüze gözünüze. “Ben senin işini yaptım” der ve gizli şirke doğru yol bulur kalbinin ta derinlerinde… Hâlbuki gönül insanı öylemidir? “yaptırıldı” der. “ben yalnız bir sebebim. Sen müsebbibe bak ve yalnız ona teşekkür et” der ve aradan sıyrılıverir Hızır (a.s) gibi…

 

                 Ve gönüllere taht kurmuş insan hissettirmez. Zamanın birinde kulaklara küpe olası bir söz işitmiştim de, şöyle diyordu; “Vücudumuz da ki organlar kendini hissettirmeye başlarsa arıza var demektir.” Mesela kalp. Yaşam kaynağımızdır. Her zaman atmalıdır. Hep var olmalıdır. Ama çoğu zaman bedendeki varlığını hissetmeyiz. Ne zaman ki teklemeye başlar, biliriz ki arıza var. Keza diğer organlarımız da öyledir. Onların vücudumuzdaki varlıklarını hissedince ya midemiz ağrıyordur, şeker vardır, kalp vardır. Yok, hissetmiyorsak işler yolundadır. Gönül insanı da öyledir ya! Hayatımızda hep vardır. Hayatımızın idamesinde önemli rol oynar. Ama varlığını bize hiç hissettirmez. Zaten hissettirmeye başladığında gönül adamlığında arıza çıkmış demektir. Artık o gönül insanlığından çıkmış öteki olmaya başlamıştır. Diğer insanınsa varlığını benliğini hep hissedersiniz. “Bana şunu şunu yapmıştı. Acaba karşılığında ne yapsam, ne bekliyordur?” diye içinizi kemirir durur. Çünkü o bunu size ima eder durur. Beklentileri vardır. Sonrada çıkar “Efendim ben şu zaman sana şunu yapmıştım. Şu işini bitirdim. Şöyle eserler bıraktım. Ben olmasaydım ne yapardınız?” diye orada burada nutuklar atar.

 

                          Gönül insanını taşlasanız da kovsanız da o yine size dua eder. Yüzünün kanlarını silerde “Yarab! Helak etme bu insanları mümkün ise hidayete erdir” der. Bir bedevi olsanız, gelip o gönül insanının yakasına yapışıp, bir eşkıya gibi “ bana bütün malını mülkünü vereceksin” dediğinizde orada bulunan bu gönül insanının sadık yarenleri, üzerinize yürüyünce, onları bile durdururda “bu insana ne istiyorsa verin” der. Çünkü dünyaya gelmiş geçmiş en büyük gönül insanıdır. Resulullah (s.a.v)’ dır. Bu hali ile ona hizmet etmek, davasına gönül vermekte kaçınılmaz olur. İşte hakiki gönül insanlığı budur.  

 

Yüksek ve hakiki gönül insanlığı asıl ona denir ki, asaletiyle ihlâs ve samimiyetiyle, size hizmet etsin sizi davasına hizmet ettirsin. Dünyevi menfaatlerin bittiği yerde, Rızayı ilahiyi başlatsın ve nasıl gönül insanı olunurmuş insanlara göstersin. Gönülleri fethetsin, gönüllerde yaşasın oralara taht kursun da “Gönül insanı” olsun…

Önceki ve Sonraki Yazılar