Prof. Dr. Ahmet Kıymaz

Prof. Dr. Ahmet Kıymaz

Cumhuriyet Bayramımız, Kutlu Olsun!

Ulusal ve uluslar arası ilişkilerde, devlet ve ülke hayatında, hayatın her aşamasında “olmazsa olmaz” önkoşulların başında iki önemli, temel kavram gelmektedir. Bunlar:

1. Güvenirlik (Güven duyma)

2. Güvenlik (Güvenliği sağlama)

Dünya kurulduğundan beri, her coğrafyada, her ülkede ve her toplumda, yukarıdaki her iki kavram da bütün önceliklerin önünde bulunmuştur. EKONOMİNİN GELİŞMESİ, TİCARETİN ARTMASI VE ZENGİNLEŞMESİ, KÜLTÜR VE SANAT FAALİYETLERİNİN YEŞERMESİ, EĞİTİM HİZMETLERİNİN GERÇEKLEŞTİRİLMESİ VB. BÜTÜN İNSANÎ FAALİYETLER, hep bu iki kavram üzerine bina edilmiştir.

Aziz vatan toprakları üzerinde yaşayan bütün vatandaşlarımızın unutmaması, unutturmaması gereken temel iki konu da bu kavram çerçevesindedir.

***

46a4069b35c418dd913.jpg

Şu tarihî gerçekler, önemlidir:

11. yüzyılın başlarında Anadolu coğrafyası, nüfus yönünden fevkalâde azdı. İstilâlar, kıtlıklar, eşkıya faaliyetleri, bulaşıcı hastalıklar ile Anadolu nüfusu erimişti. Erzurum, Harput, Diyarbakır, Urfa, Sivas, Trabzon, Ankara, Çankırı, Kastamonu gibi kale şehirlerinin dışında yerleşim yerleri hemen hemen yoktu. Dönemin koşullarında zenginler kale şehirlerinde, yoksullar ise mağara ve yer altı şehirlerinde güvenliklerini sağlıyorlardı. Kale şehirlerinde yaşayan insanlar, sabah gün ağarmaya başlayınca askerlerin gözetiminde tarlalarına gidiyorlar, tarım ve ziraatla meşgul oluyorlardı. Akşam, gün kararmaya başlayınca da yine askerlerin gözetiminde kale şehirlerine giriyorlar ve kale kapıları kapandıktan sonra kendilerini güvende hissediyorlardı. Yoksullar ise, güvenliğin olmamasından, insanların güven telkin etmemesinden dolayı yedi kat yeraltı şehirleri yapma ihtiyacı hissetmişlerdi.

İşte, böyle bir dönemde, korkunun doruk noktada olduğu, insanların birbirine güven telkin etmediği, güvenliğin sağlanamadığı bir dönemde Türkler, ikinci kez Anadolu’ya gelmiştir. Önce, Ani kalesinin alınması, sonra da Malazgirt… Hıristiyan Batı Dünyası, Türklerin Anadolu’da yerleşmesini engellemek için bütün güçlerini seferber etmişti. Lâkin, bütün güçleri bir atımlıktı. Bu da onların aleyhinde oldu. Malazgirt’ten sonra, Türkleri diğer istilâcı kavimlere benzeten Batı Hıristiyan Dünyası yanıldı. Yanılgısı, zamanla yenilgiye dönüştü.

cumhuriyet.jpg

***

Türkler, istilâcı bir kavim değildi. Anadolu’nun iki temel eksikliğini görmüş ve doğrultuda Anadolu’nun yerli halkıyla da yakından münasebet kurmuştu. Her şeyden önce, güvenliği temin etmek isteyen Türkler, Anadolu’nun her köşesine 40 km’de bir kervansaray yapmıştı. Bu kervansaraylarda, o dönemin koşullarında modern dinlenme mekânları, lokantaları ve at barınakları kurmuştu. Anadolu’nun eski halkı, özgürce seyahat edebilme zevkini yüzyıllardan sonra ancak alabilmişti. Bu kervansaraylar başta olmak üzere, ana ve ara geçit yollarının GÜVENLİĞİ askerler tarafından sağlanmıştı. Türkler, Anadolu’ya geldikten sonra büyük kale kapıları açılmış; Anadolu’nun eski halkı kale şehirlerinden çıkarak serbest ticaret ve seyahat yapma özgürlüğüne kavuşmuştu. Alpaslan başta olmak üzere, bütün Selçuklu hükümdarları ve şehirlerdeki atabeyler, valiler ve diğer yöneticiler, ister kendi milletinden isterse başka milletten olsun bütün insanlara GÜVEN telkin etmişti.

Türkler, güvenliği temin etme ve güven telkin etmeyi başardıktan sonra kendi kültürünü, sanatını, mimarisini Anadolu’da canlandırdığı gibi, Anadolu’nun eski halklarının kültürünün, sanatının ve mimarisinin de dipdiri durmasını gerçekleştirmiştir. Ayrıca, hiçbir millette görülmeyecek düzeyde DERİN HOŞGÖRÜ ANLAYIŞI’na sahip bulunan Türklerin bu meziyetinden Türk olandan ziyade Türk olmayanlar azamî düzeyde istifade etmiştir. Bu istifade, öncelikle gayri müslimlerin ticarette, ekonomide daha çok güçlenmesi şeklinde kendini göstermiştir. DEVLET GÜÇLÜ, DEVLET ADAMLARI BİLGİLİ, BİLİNÇLİ VE BASİRETLİ OLDUĞU DÖNEMLERDE BU NİTELİK, DEVLETİN VE MİLLETİN ALEYHİNDE OLMA­MIŞ; lâkin, devlet mekanizmasının zayıflaması, devlet adamlarının basiretsizleşmesi durumunda muazzam tehlikeler meydana getirmiştir.

DERİN HOŞGÖRÜ anlayışının yanlış algılanması ve istismar edilmesi; ayrıca, zaman içinde GÜVENLİĞİN yok olması ve ülke aydınlarının GÜVEN TELKİN ETMEMESİ, neticede ülkeyi önce Mondros Mütarekesi’ne, sonra da Sevr Anlaşması’na getirmiştir.

Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde aziz Türk milleti; Batı Hıristiyan Dünyası’nın, kendi aleyhindeki faaliyetlerine karşı gelmiş, Millî Mücadele’yi gerçekleştirerek, Lozan Anlaşması’nın imzalanmasını sağlamıştır. LOZAN’DA, BATI KAYBETMİŞTİR. Batı, Türk ve İslâm dünyası üzerine, özellikle 18. yüzyıldan sonra başlatmış olduğu harekâtı, Lozan’da durdurmak zorunda kalmıştır. Tâ ki, 1938 yılına kadar.

Aziz milletimizin yetiştirdiği büyük askerî ve siyasî dehanın vefatı üzerine, tabir caizse meydanı boş bulan Batı Dünyası, Anadolu coğrafyası başta olmak üzere BALKANLAR-ORTA DOĞU VE KAFKASYA Üçgeni’nde istediği şekilde at oynatma yeteneğine tekrar sahip olmuştur. Rahmetli Atilla İlhan’ın ifade ettiği “Türkiye’de ulusal basın, Türk değildir.” sözünün benzeri, Atatürk’ten sonra ülke yönetiminde söz sahibi siyasîler, aydınlar ve yönlendiricilerin azımsanmayacak bölümü ya kendilerini Türk kabul etmemişler ya da olağanüstü basiretsizlik ve gaflet içinde sorunlar karşısında çözüm yolları bulamamışlardır.

Neticede, siyasî istikrarsızlıklar, ekonomik krizler, her türlü propaganda araçlarıyla millet ve devlet aleyhinde yapılan propagandalar, ülkede sorunların katmerleşmesine neden olmuştur. Bu sorunların başında, 1000 yıl önce olduğu gibi 21. yüzyılın başında da öncelikli olarak iki sorun gelmektedir.

Bunlar:

1. GÜVEN TELKİN EDEMEME

2. GÜVENLİĞİ SAĞLAYAMAMA

Günümüz ülkesinde yaşayan insanlarımızda, tam 1000 yıl önce Anadolu coğrafyasında yaşayan insanlarda olduğu gibi KORKU yaşanmaktadır. Bir zamanlar insanlar, kale şehirlerine doluşuyor; mağaraların diplerine, yer altı şehirlerine sığınıyorlardı. Şimdilerde ise insanlar, kapılarını çelikten yaptırıyorlar, iki kilit yetmiyor, ayrıca, kapılarını içeriden iki sürgüyle sürgüleme ihtiyacını hissediyorlar ya da müstakil evlerinin altlarına gizli korunaklar yaptırıyorlar. Çünkü, ÜLKEMİZ İNSANI; GÜVEN DUYABİLECEĞİ DÜZEYDE SİYASÎLER, GÜVENLİĞİNİ SAĞLAYABİ­LE­CEĞİ YÖNLENDİRİCİ VE YÖNETİCİLER GÖREMEMEKTEDİR.

***

Son 1000 yıldır bekçiliğini ve sahipliğini yaptığımız aziz vatan toprakları el değiştirmek üzeredir. Nasıl, 1000 yıl önce, yukarıda arz edilen iki temel sorun üzerine Anadolu coğrafyası el değiştirmiş ise, bugün de bu iki temel sorun çözülemediği için ANADOLU COĞRAFYASI, EL DEĞİŞTİRMEK ÜZEREDİR.

Öngörü niteliğinde arz ediyorum ki, Anadolu topraklarının yeni sahiplerinin kimler olacağı konusunda kesin ifadeler ortaya koyamam. Tahmin ettiğim bir şey varsa, ETKİN ÖNLEMLER ALINMAZSA, Türkler, Kürtler, Çerkezler, Çeçenler, Boşnaklar, Pomaklar, Arnavutlar, Araplar, hatta Ermeniler ve Rumlar Anadolu coğrafyasının yeni sahipleri olamayacaktır.

***

Son çeyrek yüzyılda doğrudan ya da dolaylı, yurt içinden ve yurt dışından kimileri bizlere şu mesajı vermekteler: “Sizler, artık, Anadolu’nun bekçisi ve sahibi olamayacaksınız.”

Bir ve beraber olmaktan zevk duyan Türk’üyle, Kürt’üyle, Çerkez’i ile, Çeçen’i ile, Boşnak’ı ile, Arnavut’u ile, hatta Arap’ı ile aziz milletimizin bütün fertleri, kendi aleyhlerindeki bu mesaja ve bu mesaj doğrultusundaki faaliyetlere mukabil mesaj ve faaliyetlerle cevap vermesi büyük bir zarurettir.

***

Bu genel düşünceler doğrultusunda, yöremiz ve ülkemiz insanının bilgilendirilmesi ve bilinçlendirmesine önem verilmelidir. Bu amaçla; bilimsel toplantılar düzenlemeli; millete hizmet etmeyi ölçü haline getirmiş demokratik sivil toplum örgütleriyle kaynaşmalı ve dayanışma gösterilmelidir. Bu düşünceleri, sadece arzu ve dilek durumunda bırakmadan, işlevsel sonuçlar alabilecek düzeyde faaliyetler yapmak mecburiyeti söz konusudur.

İnanıyoruz ki, ülkemiz insanı; bütünlüğünü bozmadan, kendi aleyhlerinde oluşturulan bütün teşebbüslere mukabil teşebbüslerle karşı gelecektir. Aziz milletimiz, geçmişte çokça örneklerinin görülmesi gibi, günümüz ve gelecekte de BİR VE BERABER OLMAKTAN ZEVK DUYACAK; ülkemizde ve bölgemizde bütün insanlığın menfaatine uygun bir duruş sergileyecektir. Kendisine yakışan da zaten budur.

***

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 95'inci yıldönümü kutlu olsun!

Millî Mücadele'nin kahramanları başta olmak üzere; milletimize, devletimize, mukaddes değerlerimize hizmet eden tüm kahramanlarımızın ruhu şâd, mekânı cennet olsun.

Yeniden bir millî mücadele yapılması gerekliliğine inanan tüm vatan evlatlarının sırtı yere değmesin; feraset, basiret ve ufku şahlansın; ecdadına lâyık evlatlar olduğunu bütün dünyaya haykırsın.

Selâm ve saygılarımla…

Önceki ve Sonraki Yazılar