Ahmet Doğan İLBEY

Ahmet Doğan İLBEY

Biz türkülerin milletiyiz

Türk milletini tanımak istiyorsanız bin yıllık türkülerine müracaat edin. Türkülerimiz kimliğimizin kendisidir. Bu milletin bin yıllık sosyolojini ve psikolojisini araştırmak isteyenler din, tarih, örf-âdet gibi değerlerin ardından binlerce türkülerimizin dökümünü yapmalıdırlar. Müslüman aynı mânaya gelen Türk milleti türküsüz yaşayamaz. İçini türkülerle döker.

“Bayramlarda düğünlerde / Toplantıda yığınlarda / Sıkılınca dar günlerde / Türk’üz türkü çağırırız / (…) Su başında sulaklarda / Türkün sesi kulaklarda / Beşiklerde beleklerde / Türk’üz türkü çağırırız”                                                                                                                              

Türkler millet olurken ve Anadolu’yu vatan kılarken saz âşıkları ve ozanlar Tekke şiirlerinden bestelenen türkülerle irfanımızı tebliğ edip yaydılar. Hacı Bektâş-ı Velî’nin, Hacı Bayram-ı Velî’nin, Yûnus Emre’nin, Pîr Sultan Abdal’ın, Kaygusuz Abdal’ın, Nesimi’nin tasavvufî şiirleri ozanlar tarafından türkü olarak milletin gönlüne düşürüldü, âyet ve hadislerin mânaları türkü ile anlatıldı ve sevdirildi.                                                                                                

“Derdim çoktur hangisine yanayım / Yine tazelendi yürek yarası / Ben bu derde hande derman bulayım / Meğer dost elinden ola çâresi / Efendim efendim benim efendim / Benim bu derdime derman efendim…”                                                                                                        

Türküler Türk milletinin fikir ve hissiyatında en çok yer alan bir değerdir. Millî kültürümüzün temel unsurlarından biridir türküler. Türk milletinin gönüllerinin kaynaşmasıdır, ortak sesi ve dil birliğidir. Düğünde, bayramda, savaşta bize eşlik eden en samimi, içten nağmelerdir. Kitaplarımız, sanat değerlerimiz elimizden alınmış olsa, kültürümüze, inancımıza en zıt bir siyasî rejim altında tutulmaya mahkûm edilsek bile türküsüz edemeyiz.                                                               

 “Havada bulut yok bu ne dumandır / Mahlede ölüm yok bu ne şivandır / Şu yemen elleri ne de yamandır / Ah o Yemen’dir gülü çemendir / Giden gelmiyor acep nedendir”      

DÎNİMİZDEN SONRA ANADOLU’DA TÜRKÜLER YAYILMIŞTIR

Türkülerimizi yaşatanlardan Bayram Bilge Tokel’in söyleyişiyle “Türküler bu yurdun kanla ve gözyaşıyla yazılmış tapusudur.” Bu irfanî değerden dolayıdır ki türküler birleştiricidir. Magazine ve-gayr-ı ahlâkî sahne eğlencelerinin mezesine dönüştürülmeyen hakiki türkülerin mânasını anlayarak dinlenildiğimizde millet mensubiyetimiz güçlenir. Türküler asırlardır tekke ve dergâh mensubu olan ehl-i dil âşıklarca yazıldığı ve bestelendiği içindir ki, dinîmiz İslâm’ın ardından Anadolu’da ve medeniyet coğrafyamızda en çok türküler yayılmıştır. Çünkü türküler dilimizi, sözümüzü, gönlümüzün âvazını taşıyor.                                               

“Ne ağlarsın benim zülfü siyahım / Bu da gelir bu da geçer ağlama / Göklere erişti feryadım ahım  / Bu da gelir bu da geçer ağlama / Bir gülün çevresi dikendir hardır / Bülbül gül elinden ah ile zardır…”                                                                                                                          

BİZİM ROMANIMIZ VE HİKÂYEMİZ TÜRKÜLERDİR

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın türküler için söyledikleri yüreğimden fışkırmış sanki. Mâşerî ve ferdî ruh âhengimizin unsurlarından biri olan türkülerin hakkını teslim eden sözleri Anadolu insanının iç dünyasını anlatıyor: “Anadolu türküleri korkunç şeylerdir. Birden bire kulağınızın dibinde bir daha içinden çıkamayacağınız bir uçurum açılıverir. Artık ondan sonra sizden hayır gelmez. Her şey etrafınızda alt üst olmuştur. Çünkü sıcak ekmek gibi insan ıstırabıyla, azmiyle, hasretle, ölümle baş başa kalırsınız.” 

“Huzur” romanında kahramanlarına türkülerin Türk milleti için kıymet ve ehemmiyetini söyleten, Beş Şehir kitabında türkülere ziyadesiyle yer veren Tanpınar türkülerimizin dostudur. Yüreğimize su serpen şu ifadelerini Türk Toplum Tarihi okutan her sosyal bilimci dikkate almalı: “Türküler, hayatın sürekliliği içinde bir yığın değişmeye rağmen daimi kalan aslî yanımızı ifade ederler. (…) Anadolu’nun romanını yazmak isteyenler, ona mutlaka bu türkülerden gitmelidirler. Anadolu’nun gerçek romanını yazmak isteyenler muhteva yüklü türkülere eğilmelidir. Yemen türküsü ile ona benzer türküler Anadolu’nun iç romanını yaparlar. Türk insanının yazılmayan romanı türkülerde saklıdır.”

RÛHUMUZU ÖĞRENMEK İSTİYORSANIZ? “TEKKE TÜRKÜLERİNE BAKACAKSINIZ”

“Huzur” romanının kahramanlarından Mümtaz (Tanpınar’ın kendisidir) türkü söyleyip oynayan çocukları görünce “Devam etmesi gereken işte bu türküdür. Çocuklarımızın bu türküyü söyleyerek, bu oyunu oynayarak büyümesi…”  diyerek sevinir. Kemalist Cumhuriyetin şeflerine temenna eden ve a’rafta bir aydın olan Tanpınar, sanki bu kusurunu affettirircesine hakikatli sözlerini Huzur romanının başkahramanlarından İhsan’a söyletir. Türkülerle mayalanmış millet şuurumuzu şahlandırıyor İhsan’a söylettikleri: “Bu cemiyeti ruhundan mı öğrenmek istiyorsunuz? Musikisine ve halk havalarına, tekke nefeslerinize bakacaksınız. O zaman bizi biz yapan, hayatla oynamaktan hoşlanan coşkunluğu, onun sanatta ifadesi olan büyük lirizmi keşfedersiniz. Halkımıza ve hayatımıza ne kadar yaklaşırsak o kadar mesut olacağız. Biz bu türkülerin milletiyiz.”

Türk milleti var olduğu müddetçe dilimizden düşmeyecek ve hâfızamızdan silinmeyecek bu tarihî sözün unutulmaması için Erzurum İl Kültür Müdürlüğünün “Emrah’tan Sümmanî’ye Biz Bu Türkülerin Milletiyiz” adlı türkü CD’si hazırlaması pek anlamlıdır.                                                                                  

“BİRLİKTE TÜRKÜ SÖYLEYEBİLDİKLERİM BENİM MİLLÎYETİMDENDİR”

Türkülerin müdafîlerinden Nevzat Kösoğlu “Birlikte türkü söyleyebildiklerim benim millîyetimdendir.” diyordu. Millet şuurumuzu yükselten sözlerini türkü ve millet düşmanlarının kalbine ok gibi saplamıştı: “Biz türküleri sokakta mı bulduk sanıyorlar? Kaç bin yıl var ki ölülerimize ağlarken, düğünlerimizde söylerken ve savaşlarımızda nârâ atarken sesimizi terbiye ettik; hançeremizin bütün gücüyle söyleye söyleye bu hâle getirdik. Çin Seddi’nden Viyana’ya, Moskova kapılarından Yemen’e kadar o muazzam coğrafyanın genişliğinden ve derinliğinden nice zenginlikler devşirerek ruhumuzun ahengini kurduk...”

Prof. Dr. Cemal Kurnaz da “Türkülerin Gücü” kitabında türkülerin Türk milletinin kendisi, yâni dili ve gönlü olduğunu söyleyen türkülerin müdafîlerindendir: “Ezgi ve sözün birlikte hayat verdiği türküler, milletimizin tarih boyunca duygularını yüklediği bir arşiv niteliğindedir. Milletimizin nabzı türkülerde atar. Aşkı, acıyı, ayrılığı, gurbeti, sılayı nasıl algılamamız gerektiğini bize türküler öğretir. Yemen'in feryadı, Çanakkale'nin çığlığı onlarda saklıdır. Mehmet Kaplan, bizi yüz yıllar ötesinden gelen bir sevgi ve heyecanla birleştiren türkülerimizin -oyunlarımızla birlikte- bütün gönülleri birbirine kenetleyen en kuvvetli dil olduğu görüşündedir. Shakspeare onun için, bir milletin türkülerini yapanlar, kanunlarını yapanlardan daha güçlüdür demiştir. Dil, ortaya çıkışı ve sistematiği bakımından nasıl gizemli, metafizik bir özellik taşırsa, türkü ile simgeleştirilen müziğimiz de öyledir. Bizleri, bir tespihin ipine dizer gibi Türkçenin etrafında toplayan güç, aynı zamanda türkülerin de etrafında toplamıştır. Biz Türkçenin ve türkülerin çocuklarıyız.”

Türkülerimizin müdafîlerinin de söyledikleri üzere, türküleri dinlemeden, derûnuna inmeden kendi insanımızın gönülhânesine düşenleri ve hayatını yazamayız. “Yolumuz gurbete düştü / hazin hazin ağlar gönül / araya hasretlik girdi / hazin hazin ağlar gönül” ve “Gurbet elde bir hal geldi başıma / Ağlama gözlerim Mevlâ kerimdir / Derman arar iken derde düş oldum / Ağlama gözlerim Mevlâ kerimdir...” türkülerindeki gurbet yarasını anlamadan Anadolu insanının karakterinin, yüreğindeki yangının ve acılarının hikâyesi ve romanı nasıl yazılabilir?

Hâsıl-ı kelâm; gür sesle, vecd ile bir daha söyleyelim: “Biz türkülerin milletiyiz.”(ilbeyali@hotmail.com)

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar