A.Süreyya Durna

A.Süreyya Durna

Afşin Belediye Başkanlığının İşgüzarlığı

 Pazar günü 45. Afşin Eshab-ı Kehf Karakucak Güreşleri vardı çim sahasında. Mübalağasız söz konusu güreşlerin, yapılmaya başlandığı tarihten beri müdavimiyim.  Bu güreşlerin sadece üç(3)üne katılamadım benden kaynaklanmayan sebepler muvacehesinde.

Biri ekonomik kriz gerekçesiyle yapılmamıştı geçmiş dönemde, biri de terör ve şehit cenazeleri gerekçe gösterilerek yapılmamıştı. Diğeriyse Taekwondo hakemlik seminerlerimizle çakışmıştı galiba.

Daha da kategorize etmem gerekirse, 1977 yılına kadar kendi arzum ve iştiyakımla… Sonraki yıllardaysa dışarıdan hep davetli olarak katıldım istisnasız.

Gazeteci-Yazar bir hemşehrileri olarak, bizi davet eden seçilmiş başkanların partileriyle bir bağım ve münasebetim bulunmadığı halde; hepsinden de ikram gördüm, izzet gördüm, iltifat gördüm hakikaten. Kendilerine buradan (ölmüşlere) gani rahmet dilerken, yaşayanlara uzun ömürler temennisiyle şükranlarımı arzediyorum.

Gelelim evvelsi gün yapılan güreşlere…

Pehlivanlarla yıllar yılı ter akıttığım sahaya daha girer girmez,  yakından tanıdığım sempatik zabıta memuru mahcup ve utangaç bir eda ile; “Hocam, basın masasına oturmamanız hususunda talimat var maalesef! Sizi şöyle alayım.” diyerek, protokolün arkasında bir yer gösterdi, fakat talimatın kim tarafından verildiğini açıklamadı.

Zabıta memuruna muhatabım siz değilsiniz, lütfen o talimatı veren münasebetsiz kimse o gelsin beni kaldırsın dedim ve geçtim oturdum iç kısma.

 Aynı zabıta memuru tekrar gelerek; “Hocam basın kartınızı göstermeniz gerekiyormuş, lütfen bana göstermeniz kâfidir” dedi, yine mahcup bir edayla…

Ben yine, sizi kim yönlendiriyorsa mertçe erkekçe o münasebetsiz herif gelsin buraya ona göstereyim şeklinde mukabelede bulunurken; baktım üzülüyor ziyadesiyle...  Hülasa daha fazla üzmemek için, gösterdik kartımızı sevdiğimiz arkadaşımıza.

Oysa birkaç dönem öncesi aynı belediyede Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü yapmamıza rağmen…

Gerek mahalli gazetelerde, gerek ulusal mevkutelerde sayısız haberler, röportajlar, araştırmalar ve köşe yazıları yazmamıza rağmen…

Hikâye, şiir, deneme, öykü, anı türünden dört esere imza atmamıza rağmen…

Anadolu’nun her tarafında Gazeteci-Şair hüviyetiyle seminerlere ve sohbetlere katılmamıza rağmen…

Uluslararası fuarlarda okuyucu ve hayranlarımızla bir araya gelmemize rağmen…

Maşallah bizim kasabanın hassas düşünceli, zarif,  çelebi ve çokbilmiş belediye yetkilisi (aman da ne yetkili her kimse!), saygı çerçevesinde hiç kimsenin sormadığı/ sorgulamadığı 40 yıllık duayen gazeteciyi (sihirli!) basın masasına oturtturmuyor ne hikmetse?..  Amaneeeennn, olay var dostlar yetişin!!!

Sahaya teşrifleri neticesinde, vardık sual eyledik yetkili zat-ı muhtereme, talimatı kendilerinin mi, başkasının mı verip vermediğine dair.

“Haberim yok kesinlikle” mabeyninde konuştular. O halde zabıta memuru buradadır, çağırınız ve sorunuz önerimize kulak tıkadılar zat-ı alileri…

Adamı, pancarı bilmiyorsunuz tepkilenmemize de, ayniyle karşılık verdiler.

Önce sinirlendim velâkin bilahare acı acı güldüm halet-i ruhiyelerine…

Halk tabiriyle ve halk arasında “Yüzü sıcak bazlamaya gülmüyor” betimlemesinin sırrını o an çözdüm sanırım.

Ayrıca zabıta amirine bu işin faili kim ise mutlaka meydana çıkmalıdır/ çıkartılmalıdır dediğimde, “Süreyya Bey Pazartesi günü başkan bizi toplar ve konuyla ilgili ayrıntılı bilgi ister, bekleyin bizahmet belli olacaktır” ifadesinde bulundu.

Pazartesi günü Başkan Bey’i arayıp konuyu hatırlattığımızda; “Böyle bir konunun gündemlerinde olmadığını…” Talimat verme işgüzarlığını gösteren meçhul kahraman hakkındaki şikâyetimizin vuzuha kavuşması talebimize ise, “o sizin iddianızdır…” biçiminde lakayd ifadelerle olayı sahiplenmediklerini ya da önemsemediklerini vurguladılar.

Yani iç bünyeden kaynaklanan bir arızanın (kendilerinden değilse şayet) giderilmesine yanaşmadılar.

Uzun sayılabilecek telefon konuşmamızın satır aralıklarında sık sık bir şey daha vurguladılar. O da şudur: “Benim sizlerle ne hesabım olacak, sizin varsa bir hesabınız söyleyin, ben sizi tanımıyorum ki…”

Laz’ın dediği gibi; “Ha uşağum bizde sizi hiç tanımayruz” tarzında benzerȋ mukabeleyle kapattık telefonu.

Ve bir kez daha acı acı güldüm ve bir kez daha hayıflandım; benim partimin Belediye Başkanı böyle mi olmalıydı! diye.

Şimdi anladınız mı kazın ayağını ve haricen oy kaybının nedenlerini…

Muhtemelen bu şişkinlik, yaklaşık bir ay önce eleştiri babında kaleme aldığımız bir yazının serencamıdır. Muhtemelen diyorum…

Eğer cevap verme lütfünde bulunurlarsa, zat-ı alileriyle aramızda geçen sair konuşmaların ayrıntılarına da girizgah açabiliriz. Şimdilik bu kadar…

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar